Savunmada referans noktası

Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler ve Pratikler

Mustafa Kocakenar*

Giriş

Bu çalışmanın amacı Amerikan dış politikasında jeopolitik teorilerin rolünü anlamak ve bu teorilerin pratiklerini analiz etmektir. Çalışma iki temel bölüme ayrılarak oluşturulmuştur. Birinci bölüm içerisinde, jeopolitik biliminin kavramsal boyutu, unsurları ve tanımı okuyucuya verilmeye çalışılmıştır. İkinci bölüm içerisinde, Amerikan dış politikasına yön veren önemli jeopolitik teoriler ve onların yansımaları yani pratikleri incelenmiştir. İncelenen önemli jeopolitik teoriler şunlardır; Deniz Hakimiyeti Teorisi, Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi, Hava Hakimiyeti Teorisi, Uzay Hakimiyeti Teorisi, Tarihin Sonu Tezi, Medeniyetler Çatışması Tezi ve Büyük Satranç Tahtası Teorisidir. Bu teorilerin Amerikan dış politikası oluşturulma sürecindeki rolünü anlamadan Amerikan dış politik davranışlarını açıklamaya çalışmak yetersiz kalacaktır.

Anahtar Kelimeler: Jeopolitik, Deniz Hakimiyeti, Kenar Kuşak (Rimland), Tarihin Sonu, Medeniyetler Çatışması, Büyük Satranç Tahtası.

Abstract

The main aim of this study is to understand the role of geopolitics theories in American foreign policy and is to analyze practices of these theories. This study is created by dividing into two fundamental sections. In the first section, it is analyzed that conceptual aspect, elements and definition of the science of geopolitics. In the second section, it is analyzed that geopolitics theories which are effective in American foreign policy and these theories reflections to American foreign policy. Important geopolitics theories analyzing are that; Theory of Sea Power, Theory of Rimland, Theory of Air Command, Theory of Astropolitics, The End of History, The Clash of Civilizations and The Grand Chessboard. American foreign policy behaviors can not be explained without understanding the role of these geopolitics theories in the American foreign policy decision making process.

Key Words: Geopolitics, Sea Power, Rimland, The End of History, The Clash of Civilizations, The Grand Chessboard.

1.Jeopolitiğin Kavramsal Boyutu, Unsurları ve Tanımları

1.1. Jeopolitiğin Kavramsal Boyutu
Etimolojik olarak Jeopolitik kelimesi “geo” ve “politika” terimlerinin bir araya gelmesi ile oluşmaktadır. Yunan dilinde geo arz (yer) anlamına gelirken, politika terimi ise yönetim (idare) sanatı manasına gelmektedir. Bu bağlamda jeopolitika coğrafyanın yönetimi sanatı olarak kısaca tarif edilebilir. Genel olarak “coğrafyanın yön verdiği dış politika” ya da “coğrafyaya dayanan politika” anlamında tanımlanmaktadır.

Jeopolitik terimi ilk kez İsveçli bir siyaset bilimci olan Rudolf Kjellen (1864- 1922) tarafından 1899 tarihinde “Ymer” isimli dergide yayınlanan İsveç'in sınırlarına ait bir makalede kullanılmıştır.1 Kjellen, 1916 tarihinde yayınlanan The State as a Living Form (Bir Hayat Şekli Olarak Devlet) isimli kitabında kendi jeopolitik tanımlamasını şöyle yapmıştır; yaşayan bir organizma olan devletin araştırılması. Kjellen'e göre devlet yaşayan bilinçli bir organizmadır. Devletin ülkesi bu organizmanın gövdesini; idare merkezi beynini; nehirler, karayolları ve demiryolları ise damarlarını oluşturmaktadır.

1918 tarihinde I.Dünya Savaşı'ndan hemen sonra yayınlanan “Bir Siyaset Sistemi Taslağı” isimli kitabında; yine yaşayan bir organizmaya benzettiği devletin sosyal, ekonomik, siyasi, beşeri ve coğrafi olmak üzere beş aktif unsuru olduğunu belirtmiş ve bunları sırası ile sosyopolitik, ekonomipolitik, kratopolitik, demopolitik ve jeopolitik olarak isimlendirmiştir.2

Her ne kadar jeopolitik teriminin isim babası Kjellen olsa da, coğrafya ve insan toplulukları arasındaki ilişkilerin analiz edilmesi eski zamanlara kadar götürülebilmektedir. Eski zamanlardaki araştırmacılar adını koymadan coğrafyanın politika ve insan toplulukları üzerindeki etkisini göstermeye çalışmışlardır. Coğrafi faktörler ile medeniyetlerin gelişmesi arasında doğrudan ilişki bulunduğunu düşünen milattan önce 4. yüzyılda yaşayan Heredot (M. Ö. 485- 425), “Mısır, Nil'in hediyesidir” diyerek Mısır, Pers ve Yunan medeniyetlerinin coğrafi avantajları sayesinde yükseldiğini iddia etmiştir.3

Aristo (M. Ö. 384- 322) kurguladığı devlet modelinde nüfus ile toprağın niteliklerini ve birbirlerine oranını esas almış; başkentin ihtiyaçlarını, ordunun ve donanmanın kuruluşlarını, sınırları ve diğer coğrafi faktörleri inceleyerek fiziki çevre ve iklimin devletlerin yapısında belirleyici olduğunu savunmuştur. Yaşadığı dönemde Atina şehir devletinin coğrafi yapısını dikkate alarak, bir ülkenin büyüyüp gelişmesi için muhtemel dış saldırılardan tepeler ve dağlarla korunmuş olması ve denizaşırı ticaretten azami istifade için iyi bir limana yakın bulunması gerektiğini ileri sürmüştür.4

Göktürklerin Orhun Anıtları (732- 735) da incelendiği zaman coğrafyanın bir devletin savunması açısından ne kadar önemli olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Başbuğ Bilge Kağan, Türklerin kendilerini dış saldırıya karşı savunmaları için, Ötüken Ormanları bölgesinin çok uygun olduğunu ve bu bölgenin asla terkedilmemesi gerektiğini Türk budununa öğütlüyordu.5

Devletlerin yükseliş ve çöküş nedenlerini Mukaddime adlı eserinde açıklamaya çalışan Tunus doğumlu tarihsel sosyoloji alanında önemli isimlerden biri olan İbni Haldun (1332- 1406), iklimlerin insan karakterini şekillendirdiğini belirtmiştir. İbni Haldun'a göre iklimler insan karakterinin hakimidir. İklim, kişiyi insani doğalara kavuşturduğu gibi, hayvan mizacına da sahip kılabilir. O'na göre, medeniyetler çok sıcak ya da soğuk iklimlerde değil, ılıman iklimlerde gelişebilir. Egemenlik kavramını ilk kullanan düşünür olan Fransız Jean Bodin de Cumhuriyetin Altı Kitabı isimli çalışmasında iklim ve insan doğası arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. Bodin'e göre insanların karakterleri iklim şartlarına göre değişmektedir. Bu bağlamda, kuzey (soğuk) bölge insanları fiziki olarak daha güçlü, güney (sıcak) bölge insanları zeki ve hünerlidir. Bu iki bölge arasında kalan ılıman bölge insanları ise, hem güçlü hem de zeki ve hünerli olurlar. Bu sebepten dolayı ılıman kuşak insanları, dünyada daha büyük devletler kurabilmişlerdir.6

Görüldüğü gibi coğrafya ve politika arasındaki ilişkinin incelenmesi modern bir olgu değildir fakat jeopolitik biliminin ortaya çıkışı 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlangıç tarihleridir. Jeopolitiğin yeni bir disiplin olarak ortaya çıkması; özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen bilimsel, teknolojik ve siyasal gelişmelere dayanmaktadır.7

Dünyayı saran bilimselcilik; evrendeki her şeyin keşfedilen ya da keşfedilecek olan bilimsel kanunlara tabi olduğu, dolayısı ile insanın yaşadığı bölge ve dünya ile ilişkilerinin de bazı bilimsel esaslara dayanması gerektiği fikrini yaymıştır. Özellikle iletişim ve ulaşım araçlarındaki teknolojik gelişmeler dünyayı küçülterek bir bütün olarak algılanmasına sebep olmuş ve nihayet ulus-devlet olarak gelişmelerini tamamlayan güçlü devletlerin yayılmacı siyasetlerine meşruiyet sağlama çabaları, jeopolitiğin siyasi coğrafyadan ayrılarak yeni bir disiplin olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.8

Jeopolitik kelimesini hiç kullanmamış olmasına rağmen, coğrafyacılar ülkesi olarak anılan dönemin Almanyasında yaşayan, Kant, Fichte, Hegel ve Darwin gibi düşünürlerin etkisi altında kalan Alman antropolog ve coğrafyacı Friedrich Ratzel (1844- 1904), ırkların dünya üzerindeki yayılışlarını incelediği 1882 tarihli Antropocoğrafya (Anthropo- geographie) isimli kitabı ile beşeri coğrafyanın ve 1897 tarihinde yayınlanan Siyasi Coğrafya (Politische Gepgraphie) isimli kitabı ile de siyasi coğrafyanın temellerini atmıştır. Bu bağlamda Ratzel'in fikirleri ve çalışmaları jeopolitik biliminin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.9

F. Ratzel, Siyasi Coğrafya adlı çalışmasında; politik olayların incelenmesinde, mekan (aum), mevki (lage) ve mekan duygusu (raumsinn) olmak üzere üç faktör bulunduğunu belirtmiştir. Bunlardan mekan, genişlik, iklim ve bitki örtüsü gibi fiziki karakterleri; mevki ise mekanın dünya üzerindeki yerini ifade etmektedir. Ratzel'e göre mekan ve mevki faktörleri devletin gelişmesine etki etmek ile beraber milli gücün dış politikayı yönlendirmesi için yeterli olmayıp mekan duygusunun da bulunması gerekmektedir. Mekan duygusu doğuştan gelen bir yetenek olup bütün milletlerde aynı derecede gelişmemiştir. Bu neden ile bazı milletler genişlemeye ve yayılmaya daha kabiliyetlidirler.10

Araştırma konuları arasındaki benzerliklerden dolayı insanlar siyasi coğrafya ve jeopolitik biliminin aynı olduğunu düşünmektedirler. Oysa, siyasi coğrafya ve jeopolitik belirgin bir şekilde birbirlerinden farklılaşmaktadırlar. Birbirlerinin kuzeni olan siyasi coğrafya ve jeopolitik arasındaki farkı Nazi dönemi Alman dış politikasının beyni olarak bilinen jeopolitikçi Karl Haushofer (1869- 1946) şöyle açıklamaktadır:

Siyasi coğrafya, arz üzerindeki toprakların hangi devletlere ait olduğunu, devletlerin sınırlarının hangi antlaşmalar ile tespit edildiğini, demografik ve ekonomik istatistiki verileri inceler. İstatistiki bilgiler bir devletin bütün varlığını izah etmek hususunda yetersiz kalır. İstatistiki veriler daha ziyade geçmiş ile ilgilidir. Geleceğe ait bir bilgi vermez. Oysa jeopolitik, geleceğe yöneliktir. Jeopolitik, devleti fertler üstü bir canlı organizma telakki ettiğinden, yalnız siyasi coğrafya ile yetinmez, diğer bilimlerden de istifade eder. Devletin ve milletin ideolojisini, kültürünü, medeniyetini, ekonomik gelişmesini, dış münasebetlerini inceler ve dünya politikasının gidişatını takip eder. Jeopolitik, bu konuları incelemesi bakımından siyasi coğrafyadan ayrılır.11 Ayrıca, siyasi coğrafya statiktir, jeopolitik ise dinamik.

1.2. Jeopolitiğin Unsurları

Türkiye'de jeopolitik bilimi ile ilgilenen önemli isimlerden biri olan Suat İlhan, stratejinin üç unsuru olan “mekan, kuvvet ve zaman'ın” jeopolitiğin unsurlarının başlıklarını oluşturduklarını belirttikten sonra jeopolitiğin unsurlarını şu şekilde sınıflandırmaktadır;

  • Jeopolitiğin coğrafi unsurları (Değişmeyen unsurlar): (1) coğrafi konum; kıtalar arası ve bölge düzeyinde (2) sınırlar ve coğrafi bütünlük (3) saha genişliği ve sahip olunan stratejik kaynaklar; petrol, doğal gaz, değerli madenler vb. (4) coğrafi özellik; ada devleti, kıta devleti, kara devleti, iç devlet vb.
  • Jeopolitiğin beşeri unsurları (Değişken unsurlar): (1) sosyal değerler (2) ekonomik değerler (3) politik değerler (4) askeri değerler (5) kültür değerleri ve kültür çevresi.12

Coğrafi konum, bir ülkenin dünya üzerinde işgal ettiği mevkiyi tanımlar ve enlem-boylam ölçüleri ile ifade edilir. Coğrafi konum jeopolitiğin değişmeyen unsurlarındandır. Fakat bir ülkenin coğrafi konumu ile jeopolitik konumu aynı değildir. Coğrafi konum, fiziki coğrafyaya göre ülkenin bulunduğu yere karşılık gelirken, jeopolitik konum, coğrafi konumun değeri ile birlikte dünya ve bölge güç merkezlerine göre, diğer bir deyişle dünya politik yapısına göre ülkenin bulunduğu yeri açıklamaktadır.13 Örneğin, Amerika kıtasının keşfi ve daha sonra meydana gelen keşifler sonrasında Osmanlı Devleti' nin coğrafi konumu değişmese de jeopolitik konumu değişmiştir. Bir diğer örnek ise Soğuk Savaş döneminde tampon devlet (NATO belgelerinde Türkiye “barrier country” olarak geçmekteydi) olarak jeopolitik konumu belirlenen Türkiye'nin, 1991 yılında SSCB'nin tarihe karışması ile jeopolitik konumu merkez ülke olma sıfatına dönüşmüştür.

1.3. Jeopolitiğin Tanımları

Ülkelerin coğrafi konumlarının uluslararası ilişkilerdeki önemine vurgu yapan jeopolitik kavramı, çoğunlukla coğrafya ve siyaset arasındaki ilişkiyi tartışmaların merkezine koyar ve dünyadaki stratejik kaynakların yer aldığı coğrafi alanların kontrolü için sürdürülen rekabette siyasi-iktisadi-askeri vs. faaliyetler konusunda yapılan tartışmalar üzerine yoğunlaşır.14

Üzerinde anlaşmaya varılan tek bir jeopolitik tanımlaması bulunmamaktadır. Fakat tüm tanımlar dikkatlice incelendiğinde 3 sihirli kelimenin mutlaka tanımın içinde geçtiği görülmektedir. Bu üç sihirli kelime; (1) devlet (2) coğrafya ve (3) politikadır. Farklı coğrafi tanımların verilmesi fikir zenginliği açısından önemlidir.

  • Mert Bayat'a göre; Jeopolitik, tabiat ile politika arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurarak, saptadığı kurallar ve değer yargıları ile politik çalışmalara yön veren bir bilim dalıdır.15
  • Kieffer'e göre; Jeopolitik, bir devletin sosyal, politik, ekonomik ve stratejik unsurlarının bu devletin dış politikasının tayin ve izlenmesine uygulanmasıdır.16
  • Nejat Tarakçı'ya göre; Jeopolitik, bir devletin, devletler topluluğunun (birlik ve ittifaklar) veya bir bölgenin, mevcut coğrafi platform üzerinde, sabit ve değişen coğrafi unsurların dikkate alınarak, güç değerlendirilmesi yapılmasını, küresel ve bölgesel güç merkezlerinin etkilerinin incelenmesini, değerlendirilmesini, buna bağlı olarak hedef ve stratejilerin belirlenmesini sağlayan bir bilimdir.17
  • Muzaffer Özdağ'a göre; Jeopolitik, devletlerarası ilişkilerde, devlet kudretinin oluşumunda, kuvvet dengelerinin şekillenmesinde, kapsamına aldığı kaynaklar ile ülkelerin hayat ve faaliyet alanlarının; mekanın, doğanın ve coğrafi konumun etkisini belirleyen, vurgulayan bilgi disiplinidir.18
  • Alexandr Dugin'e göre; Jeopolitik, insanlığı mekan faktörü ile karşılıklı ilişkisi içerisinde inceleyen bir disiplindir.19
  • Suat İlhan'a göre; Jeopolitik, dünya coğrafyasını, coğrafi yapı ve evrensel değerleri inceleyerek dünya, bölge ve ülke çapında güç ve politik düzeyde hareket araştırması yapar. Jeopolitik, politika belirlenmesi amacıyla, bir ulusun, uluslar topluluğunun veya bölgenin, jeopolitiğin değişmeyen ve değişen unsurlarını dikkate alarak güç değerlendirmesi yapan, etkisi altında kaldığı o günkü dünya güç merkezlerini, bölgedeki güçleri inceleyen, değerlendiren bir bilimdir. Jeopolitik, bugünkü ve gelecekteki politik güç ve politik hedef ilişkisini coğrafi gücü esas alarak inceler, hedefleri ve hedeflere ulaşma şart ve aşamalarını belirler.20
  • Nicholas J. Spykman'a göre; Jeopolitik, bir ülkenin güvenlik politikasının coğrafi unsurlara ve olaylara göre planlanmasıdır.21

2. Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler ve Pratikler

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 1776 tarihinden bu yana önce Avrupalı sömürgecilerden bağımsızlığını kazanmış, ardından bir zamanlar kendisini sömüren Avrupalı devletlere karşı rüştünü ispat etmiş daha sonra kendi kıtasından başlayarak tüm dünyaya genişlemiş ve emperyalist yayılma yapmış, en nihayetinde ise tüm dünya sistemi üzerinde etkili olmuş ve onu şekillendirmiştir. Tüm bu sürecin sonunda ABD bugün uluslararası sistemin süper gücü konumuna yükselmiştir.

ABD'nin uluslararası alandaki bu yükselişinde coğrafi konumunun getirdiği avantajlar ciddi ölçüde etkili olmuştur. ABD, coğrafi konum olarak Kuzey Amerika kıtasında, Kuzey Atlantik Okyanusu ve Kuzey Pasifik Okyanusu kıyısında, Kanada ve Meksika arasında yer alır. İbni Haldun'un medeniyetlerin ve imparatorlukların gelişmesinde önemli etkenlerden biri olarak gördüğü ılıman iklim kuşağı üzerinde ikamet etmektedir.

ABD, kaynak zenginliği açısından çok önemli olan topraklar üzerinde ikamet etmektedir. Bu açıdan kaynak açısından diyaliz makinesine muhtaç bir böbrek hastasına benzeyen Avrupa devletlerine göre çok daha iyi bir durumdadır. Ayrıca, geniş bir toprak parçasına ve güvenli sınırlara sahiptir. Avrupa'dan uzak bir konumda bulunuşu onu 19. yüzyıl Avrupasındaki çatışmalardan uzak tutmuştur. 19. yüzyılın tümünde ve 20. yüzyılın ilk yarısında ABD, coğrafyasının sağladığı avantajlar sayesinde savunma harcamalarına Avrupalı devletlere göre çok daha az bir kaynak ayırmış ve ekonomik büyümesine odaklanmıştır.

Coğrafi açıdan Tanrı'nın şanslı kıldığı Amerikan devletinin dış politikasında jeopolitik ve jeopolitik teoriler kurulduğu günden bu yana etkili olmuştur. Denilebilir ki, “Amerika Amerikalılarındır” felsefi düşüncesinden hareket ile tüm Amerika kıtasını jeopolitik etki alanı olarak belirleyen Monroe Doktrini aslında jeopolitik bir teoridir. Bu bağlamda Amerikan dış politikasına yön veren jeopolitik teoriler ve onların pratikleri bu bölüm içerisinde incelenmeye çalışılacaktır.

2.1. Deniz Hakimiyeti (Sea Power) Teorisi ve Alfred Thayer Mahan

“Denizlerin Clausewitz'i” olarak anılan Alfred Thayer Mahan (1840- 1914), ABD'nin 20. yüzyıl deniz stratejisinin kurucusu, İngiltere, Almanya ve Japonya deniz güçlerinin gelişiminin de büyük ölçüde etkileyicisidir. İngiltere'nin dünyaya hükmettiği bir dönemde, ülkesi ABD'nin dünya gücü olması amacı ile jeopolitik düşünceler üreten Mahan'ın stratejileri, önce Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı daha sonra da devlet başkanı olan ve ABD'nin lider deniz gücü olmasında ciddi katkıları bulunan Theodore Roosevelt'i (1901- 1909) büyük oranda etkilemiştir.22

En önemli eseri The Influence of Sea Power upon History 1660- 1783 (Deniz Gücünün Tarih Üzerine Etkisi 1660- 1783) 1890 yılında yayınlanmış, bunun devamı niteliğindeki The Influence of Sea Power upon the French Revolution and Empire 1793-1812 (Deniz Gücünün Fransız Devrimi ve İmparatorluk Üzerine Etkisi 1793- 1812) isimli kitabı ise 1892 yılında yayınlanmıştır. Bu kitap öncelikle “Elements of Sea Power “başlıklı giriş bölümü ile dikkat çekmiştir.23

Mahan'ın İngiliz devletinin yükselişi döneminde denizcilik tarihini incelemesi, O'nu denizlerin, özellikle de stratejik öneme sahip dar su yollarının kontrolünün büyük güç statüsü için hayati olduğu sonucuna vardırmıştır. Mahan' a göre;

  • Denizler, karalara göre çok daha iyi hareket kabiliyeti ve ulaşım sağlamaktadır.
  • Denizcilik gücü dünya rezervlerinin daha büyük bir bölümü ile irtibatlıdır.
  • Denizcilik gücü, askeri kuvvetler kadar ekonomik ve politik etkinlikleri de daha kolay ve ekonomik bir biçimde, dağıtabilir, yayabilir.

Denizcilik gücü, Süveyş Kanalı, Cebelitarık, Seylan, Singapur, Babülmendep Boğazı, Türk Boğazları, Seylan Kanalı, Tayvan Kanalı, Kore Kanalı, Hürmüz Boğazı, Florida Boğazı ve Yukaton Boğazı gibi kritik noktaları kontrol altında tutarak dünya ticaretine hakim olabilir.

  • Kara sınırları emniyette olmayan hiçbir devlet, nisbeten güçlü bir ada devleti ile deniz üstünlüğü için başarılı bir şekilde mücadele edemez.24

Mahan, kitaplarında deniz gücünün unsurlarını (elements of sea power) 6 tane olarak belirlemiştir. Bu unsurlar; (1) coğrafi konum (georaphical position) (2) fiziki yapı (physical conformation) (3) toprakların genişliği (extent of territory) (4) nüfus sayısı (number of population) (5) milli karakter (national character) (6) hükümetin karakteri ve politikasıdır (character and policy of government). Bu unsurlardan en önemli olanının ise milli karakter olduğunu söylemiştir. O'na göre bir ülkenin coğrafi konumu her ne kadar deniz gücü için avantajlı olsa da üzerinde yaşayan insanlar denizci bir karaktere/ ruha sahip değilse deniz gücü harekete geçirilemez ve kullanılamaz. Bu bağlamda Mahan'ın katı bir coğrafi determinist (gerekirci) olmadığını söyleyebilir, coğrafyanın harekete geçirilmesinde üzerinde yaşayan insanların etkili olduğu yorumunu yapabiliriz.

Modern Amerikan stratejisinin en önemli isimlerinden olan Amiral Mahan 1904 yılında Birinci Roosevelt'e stratejik önerilerini sundu ve Amerika için beş temel ilke belirledi. Bir, Panama Kanalı'nı açacaksınız dedi. Birkaç yıl sonra açtılar. Panama öyle önemli bir konumdaki, Amerika'nın Atlantik ve Pasifik kıyılarını tutuyor. İki, Karayipleri kontrol edeceksiniz dedi. ABD o günden bugüne Karayipler bölgesini denetimi altında tutmaya özel bir önem verdi ve bunun için III. Dünya Savaşı'nı bile Küba'da 1962 tarihinde göze aldı. Üçüncüsü, Hawai Adası'nı işgal edeceksin dedi. O da yapıldı. Böylece Pasifik'e uzanıldı. Bunlar yapıldı ama diğer iki tanesi çok önemli. Bir, savaşı sürekli Amerika kıtasının uzağında tutacaksın. Önemli bir ilkedir bu. Savaşı Amerika'ya yaklaştırmayacaksın. İkincisi de savaşı oralarda Avrupa ve Avrasya'da tutmak için büyük donanmalarla ve askeri güç ile açık okyanusları kontrol altında tutacaksın.25 Bu prensipler bugün de ABD için geçerliliğini korumaktadırlar.

1974 yılında Senato Kararı ile başlatılan Milli Okyanus Politikası Çalışması (National Ocean Policy Study) sonunda tesbit edilen, ABD'nin uzun vadeli okyanus politikasının deniz araştırmalarını ve bunların dünya çapındaki ekonomik yansımalarını ilgilendiren ana unsurlar şunlardır;

  • Denizde gelişebilecek çıkar çatışmaları dahilinde, dünya çapındaki ABD menfaatlerine ve vatandaşlarına yönelik değişik tehditleri karşılamak için, doktrin ve stratejik bir yapıya ihtiyaç bulunmaktadır. ABD, dünya barışının korunması ve uluslararası istikrarın sağlanması yönünde okyanus boşluklarının stratejik potansiyelinden istifade etmelidir.
  • ABD, dünya pazarlarındaki uzun vadeli refahını sağlayacak, kendi rekabetçi tutumunu yeniden canlandırmak, kritik ticari dengeleri değiştirmek, doları istikrara kavuşturmak, ekonomiyi canlandırmak için okyanusların toplam ekonomik potansiyelini araştırmalıdır. Bu, okyanusların tamamının kullanılmasını ve denizin kaynaklarının yeniden tesbitini kapsamaktadır. ABD, okyanusların, insanlığın ilerlemesindeki payının kendi vatandaşlarınca anlaşılmasını sağlamak için, her seviyedeki ABD okullarında genel okyanus eğitimi programlarını yürürlüğe koymalıdır.
  • Bir ulus, denizlerde meydana gelen kaza ve krizlerin, ulusal ve uluslararası problemlerin çözüm yollarını, bıkmak bilmeyen okyanus araştırmaları yoluyla, geleceğin okyanus sınırlarının tam olarak belirlenmesi ile bulabilir ve bu sayede kendisini güvende hissedebilir.
  • ABD politikası, ABD'yi enerji alanında kendi kendine yeterli hale getirmek için, denizdeki bütün enerji kaynaklarına yönelmeyi içermektedir. Fosil yakıt ihtiyaçlarının karşılanması dışında, nükleer güç ile çalışan ABD Deniz Gücünün hareket yeteneğinin idamesini sağlayacak, egzotik yakıt geliştirilmesi ve yeni tahrik sistemleri de bu kapsama girmektedir.26

Obama yönetimi döneminde dışişleri bakanlığı görevinde bulunan Hillary Clinton (2009- 2013), 2011 yılında Foreign Policy dergisinde yayınlanan “America's Pacific Century”27 isimli makalesinde ABD'nin önceliğinin kadameli olarak Ortadoğu'dan Asya-Pasifik'e kayması gerektiğini söylüyordu. ABD Savunma Bakanlığı'da bu görüşe paralel olarak gelecek on yıl içerisinde dünya sularında bulunan bütün Amerikan deniz güçlerinin en az % 55'inin Pasifik'e konuşlandırılacağını belirtiyordu.

Sonuç olarak, Amiral Mahan'ın “Denizlere hakim olan bir devlet tüm dünyaya hakim olur” jeopolitik tekerlemesi şeklinde özetlenebilecek olan Deniz Hakimiyeti Teorisi Amerikan dış politikasını en çok etkileyen teorilerden biridir ve belki de en önemlisidir. ABD'nin bugün dünya üzerinde tek süper güç olarak bulunuyor olması Amerikan devletinin denizler üzerindeki gücünün başka bir güç ya da güç blokları tarafından dengelenememiş olmasına bağlanabilir.

2.2. Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi ve Nicholas John Spykman

Amerikalı Profesör Nicholas J. Spykman (1893- 1943) jeopolitik düşünceleri ile II. Dünya Savaşı sonrası Amerikan dış politikalarının mimarı olarak kabul edilmektedir. Hollanda asıllı bir göçmen olan Spykman, 1913- 1920 yılları arasında Yakındoğu, Ortadoğu ve Uzakdoğu'da gazetecilik yapmış ve 1923- 1925 yıllarında California Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler dersleri vermiştir. Yale Üniversitesi tarafından 1935 yılında kurulan Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nün ilk yöneticisidir.28

Spykman'ın jeopolitik üzerine olan düşüncelerini iki temel eserinde görmek mümkündür. 1942 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayınlanan America's Strategy in World Politics (Dünya Politikasında Amerikan Stratejisi) isimli kitabında devletlerarası ilişkilerdeki güç kullanımı ve güç dengesi siyasetini incelemiştir. Spykman, jeopolitik üzerine olan görüş ve analizlerini 1942 sonbaharında Yale Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta dile getirmiştir. Bu konferanstaki konuşmalarını kitaplaştıramadan 26 Haziran 1943 yılında ölmesi üzerine Yale Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'ndeki çalışma arkadaşları bir araya gelerek Spykman'ın konferans notlarını kitap haline getirmişlerdir. The Geography of Peace (Barışın Coğrafyası) isimli bu kitap Yale Üniversitesi tarafından 1944 tarihinde yayınlanmıştır. İngiliz jeopolitikçi Mackinder'ın Heartland teorisine karşılık Spykman Rimland teorisini bu kitapta ortaya koymuştur.

Spykman, doğal kaynakları ve nüfus yoğunluğu sebebi ile tarihin kuzey yarımkürede, ekvator çizgisinden uzak ılıman iklimlerde yazıldığını, ABD'nin kuzey yarımkürede yer alan kıta büyüklüğündeki zengin toprakları ile çok şanslı bir coğrafyada bulunduğunu, Kanada ve Meksika gibi siyaseten zayıf devletlere komşu olduğunu, her iki okyanusa bakan cepheleriyle dünya deniz yollarına kolaylıkla ulaşabileceğini ancak tüm bu avantajlarına rağmen Batı Avrupa ve Doğu Asya kıyıları arasında kaldığını, diğer bir deyişle ABD'nin Avrasya tarafından kuşatılmış olduğunu söylemiştir.29

Spykman, ABD'nin Batı yarı küresindeki hakimiyetini şöyle açıklamıştır; “Tarih bize nazik davrandı; coğrafya bizi büyük ölçüde kolladı; fırsatlar çok iyi değerlendirildi ve sonuçta ülkemiz bugün Yeni Dünya'nın en önemli siyasi varlığı oldu. Coğrafi ve stratejik faktörler, ham maddeler ve nüfus yoğunluğu, ekonomik yapı ve teknolojik gelişme, bütün bunlar Amerika'nın Batı yarı küresinde hegemon bir duruma gelmesine yardımcı olmuştur.”30

Barışın Coğrafyası adlı eserinde Spykman, Mackinder'in Kara Hakimiyet Teorisi (Heartland) ile aynı coğrafi değerlendirmeleri kullanmış ancak Mackinder'in Heartland'ı çevreleyen iç/ kenar hilal bölgesinin önemini küçümsediğini ileri sürmüştür. Mackinder'in Heartland (Kalpgah) Teorisi'ndeki31 jeopolitik tekerlemesi şöyledir; Who rules East Europe commands the Heartland, who rules the Heartland commands the world- island, who rules the world-island commands the world (Doğu Avrupa'ya hakim olan Kalpgah'a hükmeder, Kalpgah'a hakim olan Dünya Adası'na hükmeder, Dünya Adası'na hakim olan Dünyaya hükmeder). İşte tam bu noktada Spykman, meslektaşı Mackinder'in yanıldığını düşünmekte ve şöyle demektedir; Avrasya'nın asıl güç potansiyeli sadece Kalpgah'ta değil aynı zamanda bunu çevreleyen ülkeler kuşağında yani kendi deyimi ile Kenar Kuşaktadır. (Rimland). Bu bağlamda Spykman'ın jeopolitik tekerlemesi şöyledir; Who rules Rimland countries commands Eurasia, who rules Eurasia controls destiny of the world (Kenar Kuşak ülkelerine hakim olan Avrasya'ya hükmeder, Avrasya'ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder).32 Spykman'ın Rimland kuşağında yer alan ülkeler Batı Avrupa'dan başlamakta Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore'yi içine almaktadır. O'na göre bu ülkelerin yer aldığı bölge kara kuvveti ile deniz kuvveti arasında bir tampon bölgedir.

Spykman'ın jeopolitik düşünce ve analiz dünyasına göre savaş sonrası Avrupa coğrafyası üzerinde üç politik durumun gerçekleşmesi muhtemeldir;

Bu muhtemel durumlardan birincisi bir Avrupa Birleşik Devletleri'nin ortaya çıkmasıdır.

  1. İkinci muhtemel durum, bir veya iki devletin hegemonyasındaki bir Avrupa oluşumudur.
  2. Üçüncü muhtemel durum ise, güçlerin tam eşitliğine dayanan istikrarsız bir Avrupa'dır.

Avrupa coğrafyasının muhtemel durumlarını bu şekilde sıraladıktan sonra Spykman, Amerikan dış politikasına karar verecek olan elit beyinler için şu görüş ve önerilerini sunmaktadır;

  • Bir Avrupa Federasyonu fikri, ABD'nin teşvik edeceği rasyonel bir fikir değildir. Bütünleşmiş bir güç değil, dengede tutulan ayrı ayrı güçler Amerika'nın çıkarlarına uygundur. Federal ve bütünleşmiş bir Avrupa, bir Atlantik gücü olarak ABD'nin önemini büyük ölçüde azaltacak ve Batı Yarı Küresindeki pozisyonunu zayıflatacak bir gücü bir araya getirecektir.
  • Eğer ABD'nin savaş sonrası düşündüğü hedef, birleşik bir Avrupa'nın meydana getirilmesi ise, Amerika yanlış tarafa savaşmaktadır. Hitler'e yapılacak yardım, Atlantik ötesinde entegre olmuş bir Avrupa'nın oluşmasına en kestirmeden giden yoldur.
  • Eğer ABD'nin çıkarları bütünleşmiş/federal bir Avrupa'nın oluşmasının engellenmesini gerektiriyorsa, Avrupa'da bir veya iki devletin hakim duruma gelmesi engellenmelidir.
  • Savaş sonrası dönemine Avrupa iki veya üç büyük devletle girecektir. Bu devletler; Büyük Britanya, Almanya ve Sovyetler Birliği (Rusya) olacaktır. Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, İsveç, İsviçre ve diğer devletler tali derecede güç statüsüne sahip olacaklardır. En büyük güçlük, Almanya ve Rusya'yı dengelemekte görülmektedir.
  • Müttefikler savaştan zafer ile çıktıkları takdirde Sovyetler Birliği dünyanın en büyük savaş potansiyeline sahip sanayi devletlerinden biri olacaktır.
  • Almanya tamamen yok edilmediği sürece, I.Dünya Savaşı'ndan sonra görüldüğü gibi etkili bir askeri güç olmaya devam edecektir. En kolay çözüm, sınırları Almanya ve Rusya'yı komşu yapacak şekilde çizmektir. Bu mümkün olmayacaksa, bu iki ülke arasına Baltık Denizi'nden Akdeniz'e uzanan bir Doğu Avrupa Federasyonu  yerleştirmektir.
  • ABD için, her seferinde ülkesine geri dönüp, daha sonra büyük kuvvetler ile Avrupa güç bölgesine gelmektense, bu bölgede az da olsa askeri varlığını muhafaza etmek daha ucuza gelecektir. Bu Avrupa güç bölgesinin, ABD'nin dışarıdan katılacağı bölgesel bir Milletler Topluluğu oluşturması desteklenmelidir. Böyle bir topluluk, Avrupa'nın politik işlerine devamlı olarak katılmanın yegane yoludur. Avrupa'da güç dengesinin muhafaza edilmesi için ABD'nin bölgede kuvvet bulundurması gereklidir.33

İngiltere, Spykman'ın jeopolitik görüşleri içerisinde özel bir konuma sahip olmuştur. O'na göre İngiltere, Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya yapılabilecek bir saldırıda tampon devlet işlevi görecek, İngiltere'nin Avrupa ile siyasi birlik içinde hareket etmesi ABD'nin gücünü nispi olarak zayıflatacak, ABD'nin Avrupa'da etkili bir askeri harekat yürütebilmesi için İngiltere'ye ihtiyaç vardır ve ABD açısından İngiltere ile ittifak zorunludur.

Bu jeopolitik düşünce ve analizlerinden hareket ile Spykman, Amerikan devletine, kenar kuşak üzerinde bulunan memleketlerde hakim bir kuvvetin kurulmasına engel olunması yönünde dış politika tavsiyeleri vermiştir. ABD'nin ulusal güvenliği için Avrasya coğrafyasının tek bir gücün hakimiyeti altına alınması girişimlerinin engellenmesi üzerinde ısrarla durmuştur.

II. Dünya Savaşı sonrasında ABD, entellektüel fikir babalığını Spykman'ın yaptığı Kenar Kuşak Teorisi'ni uygulamaya koymuş ve Sovyetler Birliği'ne karşı çevreleme politikasını (containment policy) başlatmıştır. 1947 tarihli George F. Kennan'ın Mr. X imzalı makalesinde şöyle deniyordu; “Dünya güç şemasındaki her boşluğu doldurmak mantığı üzerine kurulu Sovyet politikası, sistemin devamı için dış dünyaya yönelik düşmanlığı kullanmaktadır ve Sovyet yayılmacılığının önünü ancak çevreleme ile geçmek mümkündür.”34 Çevreleme politikası ise Spykman'ın belirttiği Kenar Kuşak coğrafyası üzerinden uygulanacaktır.

Özdağ'a göre; Kenar Kuşak Teorisi, Deniz ve Kara Hakimiyet Teorilerini Amerikan faydacılığına uygun bir şekilde birleştiren ve Avrasya'nın Kalpgahında yerleşerek ABD'ye hasım olabilecek büyük güce karşı oluşturulması mümkün koalisyonları öneren bir yaklaşımdır.35

1945 sonrası Amerikan dış politikasında etkili olan Kenar Kuşak Teorisi'nin pratikleri şu şekilde sıralanabilir;

  • Almanya, ABD ve SSCB'nin işgali ile ikiye bölünmüş, Japonya ise tarihte ilk ve tek defa kullanılan atom bombaları ile yerle bir edilmiştir. Böylece ABD'nin olası bir Batı Avrupa ve Doğu Asya devletleri tarafından yani Avrasya kuşatmasından kurtarılması amaçlanmıştır.
  • Avrupa güç bölgesine politik olarak nüfuz edebilmek ve Avrupa coğrafyasına yapılacak bir müdahale olasılığı karşısında bölgede askeri varlık olarak konuşlanmak için 1949 yılında Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) kurulmuştur.
  • Sovyetler Birliği'ne karşı çevreleme/tehdit politikası izlenmeye başlanmıştır. Sovyetlerin üzerinde ikamet ettiği Heartland'ı çevrelemek ve kontrol etmek için Rimland kuşağı üzerinde NATO ile Norveç'ten Türkiye'ye, CENTO ile Türkiye'den Pakistan'a ve SEATO ile Pakistan'dan kuzeyde Filipinler ile güneyde Yeni Zelenda'ya uzanan ve stratejik olarak birbirine eklemlenen bir stratejik kuşatma hattı oluşturmuştur.36
  • Soğuk Savaş döneminde Kore ve Vietnam coğrafyalarına doğrudan askeri olarak müdahale etmiştir. 2001 yılında Heartland ve Rimland'ın kesişim noktasında bulunan Afganistan'ı ve 2003 yılında ise Irak'ı işgal etmiştir.
  • İngiltere ile stratejik ortaklık kurulmuş ve ilişkiler geliştirilmiştir.
  • 1991 tarihinde SSCB'nin tarihe karışması sonrası sistemde tek süper güç olarak kalan ABD, 70 yıl önceki Spykman'ın verdiği tavsiyelere hala uymakta ve Avrupa, Ortadoğu,  Asya- Pasifik bölgelerinde yani Avrasya'da güç dengesi siyaseti izlemektedir.

2.3. Hava Hakimiyeti Teorisi ve Alexander P.  De Seversky

I. Dünya Savaşı'ndan sonra hava gücü ile ilgili olarak en çok yankı yapan kuramsal çalışma, İtalyan General Guilio Douhet'e aittir. 1921 tarihinde yazdığı The Command of the Air (Hava Hakimiyeti) isimli çalışmasında Douhet, karşı tarafın kentlerine yapılacak hücumlar ile sivil halkın terörize edilmesi ve ulusal savunma gücünün kırılmasını savunuyordu. Bunun için hava kuvvetleri, ordu ve donanmadan ayrı bir güç olarak örgütlenmeliydi. Douhet şöyle demektedir; “Düşmanı yenmek için düşman hatlarını yarmak artık geçerli değildir. Uçak, artık cephenin üzerinden basitçe atlayarak düşman komuta ve kontrol merkezlerini, endüstri ve nüfus merkezlerini bombalayıp düşmanı saf dışı bırakabilir. Düşmanın moralini böylece tamamen yıktıktan sonra hızlı ve etkili bir zafer kazanılabilir.”37 Douhet, resmen jeopolitik bir teori ortaya koymamakla birlikte, O'nun jeopolitik tekerlemesi şöyledir; “havaya hakim olan zaferi elde eder.”

Hava hakimiyeti jeopolitik teorisinin gelişmesinde her ne kadar Douhet öncülük yapmışsa da ilk kez bir stratejist hava gücüne dayanan jeopolitik dünya görüşünü etkin bir şekilde savunmuştur. Bu, 1894 tarihinde Rusya'da doğan 1927 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edilen, uçaklarda bombaların hedefe isabeti için kullanılan dünyanın ilk tam otomatik aracını yapan ve Cumhuriyet Havacılık Şirketi'ni kuran Alexander P. De Seversky’dir. (1894-1974)

Seversky'nin özellikle iki kitabı Amerikan dış politikasına yön veren beyinler üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Bu kitaplardan ilki 1942 yılında yayınlanan Victory Through Air Power’dır (Hava Gücü Aracılığıyla Zafer). Bu kitabında, savaş sırasında yeniden gözden geçirdiği deniz gücünün çöküşünü açıklamış, müttefik kuvvetler tarafından hava gücüne yetersiz ölçüde dikkat gösterilmesini üzüntü ile karşılamış ve zafer için hava gücü aracılığıyla tamamen yeni bir strateji ve organizasyon önermiştir. İkinci kitabı, 1950 yılında yayınlanan Air Power: Key to Survival’dır (Hayatta Kalmanın Anahtarı: Hava Gücü). Seversky bu kitabında kara ve deniz gücünün hava gücüne bağımlı olduğunu üstüne üstüne basa basa ifade etmiştir. ABD için etkili bir hava üstünlüğünün gelişiminde ısrar etmiştir.38

Hava Hakimiyeti Teorisi'ni Amerikan dış politikası pratiklerinde sıkça görmek mümkündür. Soğuk Savaş dönemi boyunca Seversky'nin tavsiyelerine uyularak ABD ve onun sadık müttefiki Kanada, SSCB'nin Kuzey Kutbu üzerinden yapabileceği bir saldırıya karşı, en kısa yoldan Kuzey Amerika'yı savunmak için büyük bir masrafla üç radar istasyonu ve Alaska ile Kanada arasına hava üsleri kurmuştur. Soğuk Savaş sonrası süreçte de ABD hava gücüne önem vermiş ve hava gücünü barındıran savunma harcamalarını artırmıştır.

Hava gücünün son pratiklerini ise 2012 Libya operasyonu (Kaddafi, NATO'nun hava gücüne karşı etkili olamamış ve yönetimden düşmüştür) ve 2015 yılında IŞİD terör örgütüne karşı başlatılan hava operasyonlarında görmek mümkündür.

2.4. Uzay Hakimiyeti Teorisi ve Everett C. Dolman

Teknolojik gelişmeler sayesinde insanoğlunun bilinmezlikler diyarı ya da mistik olanın mekanı olan uzaya yönelik olan ilgisi artmış ve insanoğlu uzayın sunduğu geniş imkanlardan yararlanmaya başlamıştır. Uzay, uydu, bilgisayar ve haberleşme alanlarında yaşanılan gelişmeler ile birlikte devletler de güvenliklerini sağlamak için uzaya özel bir önem atfetmeye başlamışlardır. Bu devletlerin başında da tabiki de teknolojik olarak en gelişmiş devlet olan dünyanın süper gücü ABD gelmektedir.

ABD'de uzay çalışmaları 1945 yılında Wernher von Braun ve 457 bilim adamının Amerika'ya götürülmeleri ile başlamıştır. İlk uyduları olan Explorer I'i 31 Ocak 1958 tarihinde uzaya fırlatmışlardır. Bu uydu vasıtası ile ilk olarak dünya çevresindeki radyasyon kuşağı keşfedilmiştir. Bu kuşağa, adı geçen buluşu yapan Amerikalı bilim adamı Van Allen'in adı verilmiştir. Bundan 5 ay sonra aynı yıl içinde National Aeronautics and Space Administration- NASA - (Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi) kurulmuştur. NASA'nın kuruluşu ile ABD'de sivil ve askeri uzay faaliyetleri birbirlerinden ayrılmıştır.39

Amerikalı Everett C. Dolman uzayın kontrolü konusunda sistematik bir yaklaşım geliştirmiş ve buna astropolitik adı verilmesini tavsiye etmiştir.40 Astropolitik, Mackinder'in teorisine nazire olarak uzayın jeopolitik bölgelerinin belirlenmesi ile işe başlamakta ve uzayı dört farklı bölgeye ayırmaktadır. Bu bölgeler şunlardır;

  • Yeryüzü / Dünya: Bu bölge, yeryüzü ve çevresindeki atmosferdir.
  • Dünya Uzayı: Bu bölge, atmosferin sınırı ile 36000 km. yükseklik arasındaki bölgedir.
  • Ay Uzayı: Ay yörüngesi ile Dünya Uzayı üst sınırı arasındaki bölgedir.
  • Güneş Uzayı: Ay yörüngesinin ötesindeki ve güneş sistemindeki her şey içermektedir.41

Dolman, yeryüzünde ve dış uzayda belli bölgeleri kontrol eden bir devletin dünya hakimiyeti konusunda mutlak bir avantaj sağlayacağını iddia etmiştir. Bu bağlamda Dolman'ın jeopolitik tekerlemesi şu şekildedir; Uzaya hakim olan Dünya'ya hakim olur, Ay'a hakim olan uzaya hakim olur, L-4 ve L-5 bölgelerine hakim olan da Dünya- Ay yörüngesine hakim olur.42

Kaynak:https://en.wikipedia.org/wiki/Space_geostrategy#/media/File:Lagrange_very_massive.svg

Dünya egemenliği için sürdürülen mücadeleye kara, deniz ve havadan sonra dördüncü güç olarak uzay da girmiştir. Dünya egemenliği için çalışan ABD uzay alanındaki çalışmalarını sürdürmekte ve uzay ile ilgili politikalar geliştirmektedir. Bu bağlamda ilk Amerika Uzay Politikası raporu 11 Mayıs 1978 tarihinde dönemin Amerikan başkanı Jimmy Carter tarafından yayınlanmıştır. Daha sonralarda sırasıyla; 4 Temmuz 1982'de Ronald Reagan, 2 Kasım 1989'da Baba Bush, 19 Eylül 1999'da Bill Clinton ve 31 Ağustos 2006 tarihinde Oğul Bush tarafından hazırlanan Amerikan Uzay Politikası devreye girmiştir.43

En son olarak ise ABD'nin ilk siyahi başkanı Barack Obama tarafından 14 sayfalık Ulusal Uzay Politikası belgesi 2010 yılının Haziran ayında yayınlanmıştır. Obama, belgenin giriş kısmında şöyle demektedir; “ABD, uzay politikasında sadece insanoğlunun uzaya erişiminin güçlendirilmesi ile ilgilenmemekte, uzayı aynı zamanda ABD'nin dünyadaki hegemon konumunu pekiştirmek adına önemli bir alan olarak görmektedir.” Uzay ile ilgili belgedeki temel hedefler şöyle sıralanmaktadır; (1) uzaydaki istikrarı güçlendirmek (2) uzay araçlarının dayanıklılığı ve güvenliğini artırıcı önlemler almak (3) uzay ile ilgili faaliyette bulunan yerel endüstrinin rekabet gücünü ve verimliliğini artırmak (4) dünyanın ve güneş sisteminin uzay tabanlı olarak gözlemlenmesini sağlamak.44

Oğul Bush yönetimine klavuzluk eden yeni-muhafazakar isimler tarafından Eylül 2000 yılında yayınlanan Rebuilding America's Defenses: Strategy, Forces and Resources for a New Century adlı raporun Uzay ve Siber Uzay adlı bölümündeki şu tavsiyeler dikkat çekmektedir; ABD için uzay şu anda kara, deniz ve havadaki operasyonların ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir... Uzayın sınırsız kullanımı Birleşik Devletlerin ana stratejik çıkarlarından biri haline gelmiştir... Uzayın kullanımını kaybetmek Birleşik Devletler için yıkıcı olabilir... Uzayın kontrolü göz ardı edilebilir bir konu, isteğe bağlı bir ekstra değildir... ABD silahlı kuvvetleri için askeri üstünlük iddiasını sürdürmek, uzayı kontrol altında tutmakla mümkün olacaktır... Uzaya erişim, uzay ortamında operasyon yapabilme yeteneği ve diğer ülkelerin uzayı kullanmasını denetlemek askeri stratejimizin asli bir unsuru olmalıdır.. Amerika uzaydaki etkinliğini koruyamazsa küresel askeri operasyonlar yapma yeteneği zora girecek, operasyonların maliyeti artacak ve potansiyel tehlikeler daha da fazlalaşacaktır.45  Ayrıca, Donald Rumsfeld Ocak 2001 yılında kendi adı ile anılan raporda şöyle diyordu; ABD, uzay sistemine yönelik ani bir saldırıyı uzayın “Pearl Harbor”ı olarak kabul edecek ve böylesi bir saldırıya çok sert bir yanıt verecektir.

2.5. Tarihin Sonu (The End of History) Tezi ve Francis Fukuyama

Japon asıllı Amerikan Siyaset Bilimci Francis Fukuyama (1952-), SSCB'nin parçalanmasının artık an meselesi olduğu 1989 yılında Chicago Üniversitesi'nde verdiği “Tarihin Sonu” başlıklı konferansı önce makale46 sonra ise kitap47 şeklinde yayınlamıştır. Bu çalışmalarında Fukuyama, Hegelci bir tarih okuması yapmış ve Batılı liberal demokrasinin insanlığın evrimindeki son noktayı temsil ettiğini iddia etmiştir. Yani O'na göre, liberal demokrasi “insanlığın ideolojik evriminin nihai noktası” ve “nihai insani hükümet biçimi”ni temsil etmektedir.

Fukuyama'nın tespitlerinden bir tanesi de şudur; Diğer hükümet biçimleri yani komünizm, faşizm vs., sonunda kendi çöküşlerine yol açan büyük eksikliklere ve akıldışı bir takım özelliklere sahipken, Batılı liberal demokrasi çarpıcı bir şekilde bu tür temel iç çelişkileri bünyesinde barındırmamakta ve bu sebepten dolayı nihai insani hükümet etme biçimi özelliğine kavuşmaktadır.

Tarihin Sonu teorisinin Amerikan dış politikasındaki pratiklerini Soğuk Savaş sonrası süreçte “Demokratikleş(tir)me” uygulamalarında görmek mümkündür. Özellikle Oğul Bush döneminde Ortadoğu coğrafyasına yönelik olarak ortaya atılan Greater Middle East Initiative (Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi) projesinin ideolojik arka planını Tarihin Sonu tezinde görmek mümkündür. Projenin hedefi olan Ortadoğu coğrafyasını “nihai aşama olan Batılı modernleş(tir)me / demokratikleş(tir)me”, Tarihin Sonu tezi ile doğrudan bağlantılıdır. Yani ABD'nin 21. yüzyıl stratejilerinden biri olan “demokrasi cihadı”nın entellektüel anlamda fikir babası Francis Fukuyama, kutsal kitabı ise The End Of History and the Last Man dir.

2.6. Medeniyetler Çatışması (The Clash of Civilizations) Tezi ve Samuel P. Huntington

Yirminci yüzyılın en iyi siyaset bilimcilerinden Harvard Üniversitesi'nin en tanınmış uluslararası ilişkiler uzmanı Amerikalı Samuel P. Huntington (1927-2008) 1993 yılının yaz aylarında Amerikan dış politika çevrelerinin etkili dergisi olan Foreign Affairs'da The Clash of Civilizations?.49 adlı makalesini kaleme aldığında tüm dünyadan tepkileri üzerine çekmiştir. Gelen yoğun tepkiler üzerine Huntington çalışmasını derinleştirmiş ve 1996 yılında The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order (Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması)50 adlı bir kitap yayınlamıştır.

Huntington 1993 yılındaki makalesinin birinci sayfasında Soğuk Savaş sonrası dönemin dünya siyasetini anlamaya yönelik paradigmasını şu şekilde sunuyordu: “Benim varsayımım şu ki (Soğuk Savaş sonrası) dünyada çatışmaların temel sebebi ne ideolojik ne de ekonomik kaynaklı olacak. Dünya toplumları arasındaki büyük bölünmelerin ve çatışmanın başlıca sebebi kültürel kökenli olacak. Ulus devletler, uluslararası siyasette temel aktörler olarak kalmaya devam edecekler, fakat küresel siyasetin başlıca çatışmaları farklı medeniyetlere ait milletler ve gruplar arasında meydana gelecek. Küresel siyasete medeniyetler çatışması hükmedecek.51

Huntington 1996 yılında yayınlanan kitabında ise şöyle demektedir; “Medeniyete dayalı bir dünya düzeni ortaya çıkmaktadır: Kültürel yakınlıkları paylaşan toplumlar birbirleri ile işbirliği yapmakta, toplumları bir medeniyetten öbürüne geçirme çabaları başarısız olmakta ve ülkeler kendi medeniyetlerinin çekirdek ya da önde yer alan devletleri etrafında kümelenmektedirler.”52

Huntington'un tezi, klasik jeopolitikçilerin coğrafyaya dayalı teorilerinden ayrılarak, devletlerarası mücadelede kültürel paradigmayı ön plana çıkarmaktadır. Huntington çalışmalarında dünyayı; Batı, İslam, Konfüçyüs, Japon, Slav- Ortodoks, Latin Amerika, Hint ve Afrika medeniyetleri olmak üzere toplam sekiz medeniyete ayırmış ve bu medeniyetlerden “Batı-İslam-Konfüçyüs” olanları arasında küresel siyasetin cereyan edeceğini salık vermiştir.

Huntington'a göre geleceğin tehlikeli çatışmaları, muhtemelen Batı'nın kibri, İslam'ın hoşgörüsüzlüğü ve Çinlilerin aşırı inatçılığı ve iddiacılığı arasındaki etkileşimden kaynaklanacaktır. İslam ve Konfüçyüs medeniyetleri Batı medeniyetine meydan okuyacaklardır... Etkenler karışımı, 20. yüzyıl sonlarında İslam ve Batı arasındaki çatışmayı artırdı. Birincisi, Müslüman nüfus artışı, İslamcı davalara katılan, komşu toplumlara baskı yapan ve Batı'ya göç eden çok fazla sayıda işsiz ve hoşnutsuz genç insan üretti. İ

Yorumlar (0)

Yazılan yorumların sorumluluğu yorumu yazan okura aittir. Yazılan yorumlardan websitemiz sorumlu değildir.


Henüz yorum yapılmadı!