Savunmada referans noktası

Kadim Dostluklar, Savunmamız İçin Önemlidir…

Afganistan’da Geçirdiğim Yıllar…

Muzaffer Akyıldırım, Ankara 2018

Bölüm 1:

Dostluklarda Kültür ve Semboller

Giriş

Türk Silahlı Kuvvetleri ve Dışişlerinde görev yaptığım kırk bir yıl içinde çok farklı görevlerde bulundum. O yıllarda, tarifsiz kıvanç duygularıyla birlikte, acı tatlı deneyimler de yaşadım.

Afganistan’da görev yaptığım yıllarda her gün farklı bir sabaha uyandım. Dış İşleri Bakanlığında ülkem adına yaptığım görevin verdiği onur; makam ve ay yıldızlı bayrağımızın omuzlarıma yüklediği gurur ve sorumluluk hissi ile çalıştım. Kişisel olarak jeopolitik gelişmelere duyduğum merak; kargaşa ve teröre karşı duyduğum endişe; tarihi ve manevi duygu seli; kültürel ve sosyal aidiyet bağı; evden uzak kalmanın doğurduğu hasretlik beni etkileyen unsurlardı.

2011 yılı Eylül ayı ortasında, elimde diplomatik pasaport, birkaç yüklü valiz ile misyon şefi olarak Wardak’ta (1) görev yapmak üzere kendimi Kabil (2) havaalanında buldum.

Olağan yaşamımızdan hayli farklı olan, çocukluğumuzun köylerine çok benzemekle birlikte tamamen unutulmuş Afganistan coğrafyasında yaşanan, yalnızca fotoğraflarla da anlatılamayan o anıları, sosyal medya hesaplarımda kısa notlarla yayınlamıştım.

Ailemi, eğitimlerine devam etmeleri için daha önceki görev yerim olan Brüksel’de bırakmıştım. Fotolarım ve sosyal medyadaki duyurularım, beş bin kilometre uzaktaki aileme, beni izleme imkânı veriyordu. 

Afganistan’daki Görevimde Nasıl Başarılı Olabilirdim?

Afganistan’daki görevim sırasında ne yapmalıydım ki görevimi, mevkiimi, tecrübe ve yeteneklerimi kullanarak, ülkemin siyasi ve tarihi kadim bağlarını devam ettirmeliydim?

Yönettiğim birimlerin davranışları, bir Afganlının aklında nasıl kalmalı diye çok düşündüm. Şahsım ve maiyetimde görev yapan asker, polis, sivil veya yerel personelim nasıl bir deneyim kazanmalı; en önemlisi arkamızda bırakacağımız iz ne olmalı diye kendime sordum.

Kadim bir dostluğun ve ülkeler arasındaki bağın nasıl kurulduğunu en iyi anlatan tanım nedir?’ diye sorguladığınızı duyar gibi oluyorum.  Uzun yıllara sığan zaman tüneli içinde, kişiler ve olaylarla birlikte her hikâyeyi özetleyen; her kalbe dokunan şey genelde bir diğerine benzer. Bu anılar bir tasvir veya nesneyle ifade edilebilir.

Yazmak için, öncelikle çok okumak gerekir. Zaten 41 yıl boyunca okuma adına çok geniş deneyimler edinmiştim. O yüzden, “yaşadığım o ortamın ahval ve şartlarını öncelikle iki amblem ve iki dönem kapsamında, size aktarmakta karar kıldım. Böylece bu ilk yazıdaki amacım tarihsel bağlarımızı; biz Türkler neden oradayız, Afganistan’daki varlığımızın nedeninin dayandığı ruh, düşünce ve eylemleri anlatmak oldu.

Wardak 2011 Görevim ve İlk Sembol:

2011 yılında Afganistan’ın Wardak iline Türk İl İmar Ekibi (Provincial Reconstruction Team-PRT) Misyon Şefi olarak atandım. İşe başlarken Afganistan hakkında genelde bilinen savaş, fakirlik, yıkım ve yokluk dışında bir bilgim yoktu.

NATO, ülkemizi kalp-elma benzeri bir sembol ile tanımlıyordu. Bu simge, yerel tarımda en çok üretilen ve lezzetiyle meşhur olmuş elmayı, iki ülkenin bayraklarıyla kucaklıyordu. Simge, iki ülke halkının tarihi dostluğunu vurguluyor; Türkiye’nin bölgedeki kalkınma desteklerinin, bölgenin gelişmesi ve ziraatın güçlenmesi için yapıldığını ifade ediyordu. Bu sembol, faaliyetlerini ziraat, sağlık, eğitim ve kapasite geliştirmeye adayan bir dış temsilciliğimizin bölgedeki varlığını kalıcı ve kadim hale getiriyordu.

Bu sembolü 2012 yılında NATO doğu bölge karargâhında yaptığımız ve faaliyetlerimizi anlattığımız sunuşlarımızda yansılarla vurguladım. NATO ve koalisyon üyesi ülkelerin temsilcilerinin, kendi sembol tercihlerinden farklı olarak, iki ülkeyi elele ve kalp kalbe göstermemizi kıskançlıkla izlediklerini hatırlıyorum. Bazı ülkelerin kendi harekât bölgelerinde Taliban’la terör mücadelesi yaparken askeri üniformalarına Türk bayrağını taktıklarını, güya bizimle aynı tavır ve dostluk içinde oldukları mesajını verdiklerini; böylece saldırı veya bombalamalardan korunmaya çalıştıklarını duymuştum. Tabii, bu olayı fark eden yetkililerimizin olası bir kasti hareketi engellemek için tüm ülkeleri derhal uyardığı;  ülkemize duyulan güven ve saygıyı yıkacak bu duruma el koyarak tekrarlanmamasını istediği yerel halk tarafından dilden dile konuşulmuştu. Esasen, yapılan bu taklit bile ülkemizin o bölgede ne kadar kabul gördüğünü anlatıyordu. Gösterilen bu hüsnü kabul bizlere anlatılmaz bir gurur veriyor ve Türk temsilciliği dışındaki temaslarımızda, vakurla görev yapmamıza vesile oluyordu.

Bir kış meyvesi olan elmanın pazarlanmasında önemli bir aşama olan soğuk hava depolama imkânı, ülkemizin Wardak elma üreticilerine sunduğu iki büyük kapasiteli ve tam donanımlı depo ile sağlanıyordu. İnşa ettiğimiz bu soğuk hava depoları ticari kapasiteyi artırırken, diğer taraftan bölgede görev yaparken temas ettiğimiz yerli, yabancı herkesin övgüyle ve sıcak dost bakışlarıyla içimizi ısıtıyordu. TİKA’nın çalışmalarıyla elma depolarını yaptırmıştık ama, görevimiz bitmemişti.  Bölgemizdeki Afgan köylüler ve tarım yetkilileri, ihtiyaçları için kapımızı çalıyor; ziyaretlerinde minnettarlıklarıyla birlikte malzeme, bakım ve diğer isteklerini de sıralıyorlardı. Ama en önemlisi, Afganlı dostlarımız bölgenin iri, sulu ve lezzetli elmalarından bir sepet, bir sandık hatta bir çuval getirip; ürünlerini bizimle paylaşmanın hazzını da tadıyorlardı.

 

Bu vesileyle, Afganların toplantı ve yemek davetlerinde sundukları elmaların ve diğer mevsim meyvelerinin masanın ayrılmaz bir parçası olduğunu fark ettim. Gelen misafirlere, yemek sonunda genellikle tatlı ikramı yapılmadığını, onun yerine yöre ve mevsimine göre mutlaka elma, üzüm, kavun başta olmak üzere büyük meyve tabaklarının masalarda sunulduğunu ifade etmeliyim. Afganlı kardeşlerimizin yer sofralarında sundukları nar gibi kızarmış et ağırlıklı yemeklerin lezzeti kalıcı hatıralarımın arasındadır.

2015-’18 Cevizcan Görevim ve Bir Başka Sembol
Türkiye Cumhuriyetinin Başkonsolosluğunu açmak için Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Cevizcan/Şibirgan’da (3) 2015-2018 yıllarında görev yaptım.

 

O dönemde akıllarda yer eden bir simgemizi de, daha sonra sık sık bahsi geçeceğinden, tanıtmak isterim. Anlatacağım sembolde bölgenin ve geniş anlamda Orta Asya’nın ana unsuru olan at ön plana çıkmıştı. Biz Türklerin, Asya kıtasının çöl, step ve dağlarındaki zorlu şartlarda en yakın dostumuz ve yardımcımız olan at, iki ülkeyi birbirine bağlayan ortak değer olarak ortaya çıkmıştı.

Bu sembol aynı zamanda, Türk Dışişleri Bakanlığında, ilk kez bir Dış Temsilciliğin kendine has bir simge örneği de olmuştur. Bu sembolde ülke bayrakları yer almakta, kırmızı renk ise görev şehitlerimizi anlatmaktaydı. Sembolün zemini için de gök kubbenin ve doğa’nın gücünü yansıtan kadim turkuaz’ı (Türk mavisi) kullanmıştık. Böylece Afganistan’daki Cevizcan Başkonsolosluğumuzun simgesi ortaya çıkmıştı. Bu simge antetli kağıt, dosya, kupa ve panolarda kullanılarak ayrılmaz bir parçamız oldu. Bu amblemin, ülkemizde üniversitede okuyan bir Afgan kızı tarafından hatıra halı olarak dokunmuş modeli evimin duvarında manevi yerini korumaktadır.

Cevizcan’da kış aylarında sıcaklık çok düşüyor, eksi 45’e kadar düşebiliyordu. O düşük sıcaklıklarda bile spor, eğlence ve rekabetin simgesi olan yerel Buzkaşi (oğlak) etkinliklerini burada zikretmeden geçemeyeceğim.

İyi bir seyirci olarak başladığım, ibadet ve tatil günü olan Cuma günlerinin öğleden sonraki eğlencesi olan geleneksel buzkaşi güreşlerini seyretmek apayrı benim için bir tecrübe oldu.

Buzkaşi, bir nevi savaş ve mücadele yarışması idi. Bu nedenle binicilere de pehlivan deniliyordu. Bu spor bana at binmenin emsalsiz keyfini; insanla en yakın dostu olan at arasındaki o tarif edilemez iletişimi yaşatan bir tecrübe de oldu. Eğlence, oyun, mücadele, güç ve ekip uyumunu bünyesinde birleştiren Buzkaşi, bizdeki cirit benzeri bir oyundu. Buzkaşi, yalnızca ata binme değil, hedef, yarış ve üstünlük sağlama ile spor ahlakının en yoğun yaşandığı bir etkinlikti. Oyunlar süresince tek kötü laf, kavga ve anlaşmazlığın yaşanmıyordu. Bu zorlu, kuvvet ve akılla birlikte uyum gerektiren Buzkaşi’de her bir mücadele, izleyenler tarafından ödüllendiriliyordu. Buzkaşi’de, at yarışı misali kazanç elde ediliyor; böylece pehlivan ve at yetiştiriliyordu. Bu spordan elde edilen gelir haraların devamını sağlamada önemli bir kaynak olmaktaydı.

Buzkaşi atı kısa bacaklı ama çevik ve güçlü, aynı zamanda zeki ve inatçılığıyla özel yetiştirilen bir varlıktı. O at en az binicisi kadar savaşçı, mücadeleci; binicisinin niyet ve amacına göre hareket edebilen, oyundaki görevinin farkında olan ve kazanma kurgusunun parçası olan özel bir at soyu idi. Buzkaşi atı oyunun temel nesnesi olan oğlak postunu (4) binicisinin aldığını hissederek, süratle rakiplerinden uzaklaşan ve pehlivanın oğlağı kaptırmaması için manevra yapabilen bir hayvandı. Binici, yerel adıyla ‘pehlivan’ ise onu bu oyuna ve savaşa sokan, alanda görevini gösteren ve manevralara yönlendiren rolüyle at-insan ruh dayanışmasını yönetiyordu.

21 Mart 2017 günü bir Türkmen yaylası olan Kızılayak-Tagay tepede yapılan “Teze Bahar” şenliklerinde (Türkmenler Nevruz’u bu isimle anmaktadır) Afganlı kardeşlerim bir sürpriz olarak bana at bindirdiler. Beni sembolik de olsa bir Buzkaşi oyununun içine çektiler. Bindiğim kır atın, yerel liderlerden birinin buzkaşi’deki oğlağı bana teslimiyle birlikte, daha benden komut almadan süratle ortadaki kargaşadan kaçma ve bana oyunu kazandırma kabiliyetine bizzat şahit oldum.

Bu keyifli anın verdiği haz; o bölgeye ilk defa gelen bir Türk Başkonsolosu olarak, geleneksel Türkmen Bahar kutlamalarına katılmak her daim hafızamda yerini koruyacaktır. Kardeşlerimizin çadır sofralarına misafir olup ekmek ve tuzlarını paylaşmak, çayır güreşlerini izlemek, Buzkaşi pehlivanlarıyla birlikte at binmek bende tarifi zor ve ender duygular yarattı.

Ülkemiz halkının gönderdiği selam ve sevgilerini orada toplanan 8-10.00 kişilik bölge yerleşimlerinden katılan halka iletmek bana çok gurur verdi. Şanlı bayraklarımızın, kadim Kayı amblemli sancaklarla yan yana dalgalandığı coğrafyada ülkemizi temsil etmek, dost ve kardeş halkla buluşmada yaşanılan sevgi dalgasını unutmam mümkün değil.

Rahmet ve hörmetle !


(1) Kabil’e 40 km batıda, Gazne-Kandahar yolu üzerinde başkente stratejik giriş noktası olan Peştun, Hazara ve Kuchi kökenli Afganların yaşadığı 600.000 nüfuslu bir şehir.

(2)Türkistan ve Horasan’ın güneyinde ve tarihi İpekyolu (Laciverd/Lapis Lazuli) üzerinde yer alan Afgan şehri Cevizcan, çöllük ama verimli geniş düzlüklerin bulunduğu bir şehirdir. 

(3) Buzkaşi oyunu (Orta Asya’da Gökbörü olarak da adlandırılır) atlı oyuncular arasında, yerdeki başı kesilmiş ve boynu dikilmiş oğlak gövdesini ayaklarından tutarak, önce binicinin himayesine almak ve bu haldeyken oyun sahasında atılan bir turla seyir yeri önünde önceden işaretlenmiş yuvarlağa (hedef) bırakılmak suretiyle kazanılan bir göçebe sporudur. Biniciler, gruplar içindeki esas pehlivanların yerdeki oğlağı alması, at’la kendi ayakları arasında himaye ederek onu kaptırmadan sahada turlaması ve karşı hamle yapanları engelleme mücadelesi sonucu hedefe ulaşırlar. Her oyun için isteyen seyircilerin bezirgana ilettikleri para ödülü oğlağı taşıyan biniciye verilir ve para verenlerin adı seyircilere ezgiler eşliğinde şenlik havasında duyurulur.  

Yorumlar (0)

Yazılan yorumların sorumluluğu yorumu yazan okura aittir. Yazılan yorumlardan websitemiz sorumlu değildir.


Henüz yorum yapılmadı!