Savunmada referans noktası

Rusya’nın Değişmekte Olan Kimliği

Haluk BULUCU

02.09.2019

rusyanın değişmekte olan kimliği

Aşağıdaki yazıyı Washington DC merkezli Carnegie Enstitüsü Moskova masasından Dmitri Trenin (1) imzalı bir makalesinden esinlenerek yazdık.

Rusya’nın uluslararası alanda istisnai bir marka olması bilinmeyen bir şey değil. Rusya, ‘bir Ortodoks ülkenin, diğer hristiyan ülkelerden izolasyonuna ve o’nun da gerçek bir dini inanç armağanına sahip olduğuna’ dair düşünceye dayanıyor. Rusya’nın tarihsel evriminde başarılı olmasıyla birlikte, Rus devletinin ülkenin egemenliğini savunması giderek güçlenmiş ve Rusya’nın herhangi birinden emir almayı reddeden büyük bir küresel oyuncu olması ile sonuçlanmış.

Rusya’nın küresel sistemdeki konumu, önemli uluslararası ilişkileri ile birlikte, son beş yılda çok değişti. Bu değişiklikler, Rusya’nın kimliği üzerinde de etkili oldu; ülkenin sınırlarını değiştirdi, ulus duygusunu yeniden şekillendirdi ve Rusya’nın son üç yüzyıllık geleneğinden tamamen farklı olan bir dünya görüşü yarattı. Bu değişikliklerin anlaşılması, küresel toplumun büyüyen bir parçası olan Rusya’nın tanınması biz Türkler için önemli. Çünkü gelişen Türkiye için Rusya, ABD ve Çin Halk Cumhuriyet’inin askeri, siyasi ve ekonomik hareketleri büyük önem taşıyor.

Ülke Kimliği

Bugünkü Rusya Federasyonu, 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşünden doğdu ama, Rusya aslında çok eski bir devlet. 1.250 yıl boyunca ülke, kilit özelliklerini korurken sadece adını değil, kimliğini de birçok kez değiştirdi. Bu kimlik değiştirme işleminin gelecekte de devam etmesi çok muhtemel. İlk Rus devleti olan ‘Kiev Rus’, bir Viking prensleri ailesinin yönettiği bir Slav kabilesinin Doğu Avrupa ülkesiydi. Hristiyanlığı Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu eliyle, milattan sonra 988 yılında kabul ettikten sonra Kiev Rus, Avrupa Hristiyan dünyasının en doğusundaki sınır bölgesi haline geldi. Bu “ilk” Rusya Slav, Hristiyan ve Avrupalıydı. On ikinci yüzyıldan itibaren “Kiev Rus”, tek bir siyasi merkezi olmayacak şekilde parçalandı. On üçüncü yüzyılın başlarında ise ülke Moğollar tarafından istila edildi ve yıkıldı. 

İstila, Rusya'da bölünmeye yol açtı. Batı ve güneybatı beylikleri (sırasıyla Belarus ve Ukrayna) bağımsızlıklarını yitirdi ve komşuları olan Litvanya, Polonya ve Macaristan tarafından yutuldular. Rusya’da kuzeydoğu beylikleri Moğol İmparatorluğu'nun kolları haline geldi. Uzun bir süre boyunca siyasi anlamda bir Rusya mevcut olamadı.

Rus devleti daha sonraları kuzeydoğu’da yeniden ortaya çıktı. Küçük Moskova şehri, on dördüncü yüzyıldan itibaren tüm Rusya'nın Ortodoks metropollerinin merkezi haline geldi. Moskova etrafındaki Rus topraklarını birer birer toplamaya başladı. Moğollar gibi bir Asya imparatorluğuna önceleri boyun eğen ve sonrasında ortaya çıkan merkezi Rus devleti, doğulu bir tarzda otokratik ve izole edilmiş, doğudaki ve güneydeki Müslüman hanlıklar ile batıdaki Katolik krallıklar arasında sıkışıp kalmış bir ülkeydi.

Sonunda, ülke 1480 yılında, tamamen “Moğol boyunduruğundan” kurtuldu. Rusya büyüdükçe ve güçlendikçe, kendine özgü bir marka, hatta istisnai bir durum geliştirdi. Tek bağımsız Ortodoks devleti olarak, kendisini “Bizans İmparatorluğu’nun haklı mirasçısı”, “Üçüncü Roma” olarak gördü. Roma'yı ve İstanbul'u izleyen Hıristiyanlığın gerçek merkezi olarak tanımlamaya başladı. On altıncı yüzyılda, Rus yöneticileri çar (sezar) unvanını benimsedi ve kilise liderleri, Ortodoks dünyasının en önemli din adamlarıyla aynı düzeye geldi ve kendilerine patrik denildi. Böylece, çarlar ve patrikler, dünyada daha yüksek bir dini otorite kabul etmediler.

On yedinci yüzyılın başlarında, 700 yıllık Rurik hanedanlığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan iç istikrarsızlık, komşu yabancı güçlerin, Polonya ve İsveç'in Rusya’yı işgal etmesine ve Rusya'ya hâkim olmaya çalışmalarına yöneltti. Bir nesil boyunca “Sorunlar Devri-Time of Troubles” devam etti ve toplumda bir travmaya yol açtı.  Ancak Ruslar kendilerini bu travmadan kurtarmayı başardı ve kendilerini yönetecek yeni bir yerel hanedan buldu. Ülkenin ileri gelenlerinden bazıları, ülkelerinin Avrupa’daki komşularının gerisinde kaldığını zaten fark etmişti. Nihayet on sekizinci yüzyılın başında, Çar Peter I (Peter the Great) Rusya’yı radikal modernleşmeye doğru yola çıkardı.

Deli Petro tarafından ilan edilen Rus İmparatorluğu, yeni başkenti St. Petersburg tarafından sembolize edilen Batılı bir görünüme sahipti. Rusya, büyük bir güç olarak Avrupa devletler sisteminin bir parçası haline geldi. 1812-1815'te Napolyon'u da mağlup ettikten sonra, Avrupa’nın vazgeçilmez bir parçası oldu. Ukraynalılar ve Belarus’lar tarafından işgal edilen topraklarını yeniden birleştirdi ve “Rusya'yı yeniden bütünleştirdi”.

Rus imparatorluğu Baltık'tan, Pasifik'e ve Hindu Kuş dağlarından kutuplara kadar uzanıyordu. Ülkeye o zamanlar Finlandiya, Polonya ve Alaska’da dahildi. Rusya nüfuz alanını İran, Moğolistan ve Çin'e kadar genişletmişti. Uluslararası alanda ise St. Petersburg, muhafazakâr değerlerin ve monarşinin meşruiyetinin sağlam bir destekçisi olmuştu.

 

Bununla birlikte Rusya, Avrupalılaştırılmış monarşi, aristokrasi ve bürokrasinin altında, geleneklerine bağlı kaldı ve köylü bir ülke olarak kaldı. Elit Rusya ile geriye kalan nüfusun büyük kısmı arasındaki uçurum ise muazzamdı. Başlangıçta, ülkede kapitalizm çok yavaş gelişti; ama 1861'de “serflik” yani derebeylik düzeninde toprakla birlikte alınıp, satılabilen kölelik ortadan kalktıktan sonra, ekonomik ve sosyal kalkınma hızlandı.Rusya’nın eski düzeni, Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan devrim tarafından 1917’de devrildi. Rusya, Vladimir Lenin liderliğindeki Bolşevik radikallerin eline geçtikten sonra, kendisini dünya proleter devriminin öncüsü olarak gören bir komünist/ateist devlet haline geldi. “Rusya” kelimesi yeni bir isimle değiştirildi: Bir dünya komünist devletinin çekirdeği olarak algılanan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği: Üçüncü (Komünist) Enternasyonal. 

 

 

 

Sovyetler Birliği, kapitalist olarak yaşamını sürdüren dünyanın geri kalan ülkelerine karşı, ülkede sosyalizmi inşa etmeye odaklandı.Devrimin öncüsü Joseph Stalin tarafından acımasız bir totaliter rejimle yönetilen, kuşatılmış bir “kale’ye” dönüştü. Kale,Nazi Almanya’sının saldırısına dayandı ve onu yendi.

 

 

ll. Dünya Savaşı'ndaki bu zafer, SSCB'yi güçlü bir nükleer silahlı askeri güce, muazzam bir endüstriye, etkileyici bir teknolojik kapasiteyle ve yüksek kaliteli bir kültürle bir dünya süper gücüne dönüştürdü. Moskova, birçok ülkenin bağlılığını ve tüm kıtalardaki siyasi parti ve hareketlerin kendisine itaatini de emretti. Böylece sosyalist sistem ve komünist ideolojisi, ABD'nin önderlik ettiği liberal kapitalizme rakip oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında SSCB, Rusya’nın küresel gücünün zirvesine ulaştı. 1980'lerin ortalarına kadar ise Sovyetler Birliği ilk büyük krize girdi. Mihail Gorbaçov’un o gün mevcut olan sistemi iyileştirme girişimi başarısız oldu. Dahası, reform çabasıyla ortaya çıkan güçlerin kontrolünü de kaybetti. 1991'de Sovyet halkı komünist sistemi yıktı, Sovyetler Birliği dağıldı. Dağılmanın ana ivmesi, aslında, “kendisinin SSCB’nin diğer bölgelerine, aldığından daha fazlasını verdiğine inanan, merkezdeki Rusya cumhuriyetinden” gelmişti. Yetmiş dört yaşındaki komünist sistem ve 500 yaşındaki emperyal miras aynı anda çöpe atıldı.

Rusya devletinin şu anda yeniden şekillenmiş hali olan Rusya Federasyonu, ABD’nin önderlik ettiği demokratik liberal düzene katılmak isteyen bir ülke olarak işe başladı. NATO’ya odaklanan, Atlantik sisteminin bir parçası olmak ve Avrupa Birliği’ne inşa edilmiş bir Avrupa’nın bir parçası olmak anlamına gelen bir bütünleşmeyi istedi.

Ama bu çaba, Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Rus seçkinlerinin ABD liderliğini tanımalarının; ülkelerinin büyük güç statüsünden ve küresel arzularından vazgeçmemeleri nedeniyle başarısız oldu. 2014 yılında Ukrayna krizi patlak verdikten sonra, Rusya zaten kötü olan batı entegrasyonu hayalinden uzaklaştı. Bu krizin bir neticesi de, Rusya’nın emperyal sınırlara geri dönüş hayalinden vaz geçmesi de oldu.

Rusya tarihinde Sovyet dönemi, ülke liderlerinin sımsıkı sarıldığı ve hizmet ettiği komünist ideolojiden kaynaklanan iki sapmaya işaret ediyor. Birincisi, devleti devrimci bir araca dönüştürmek; ikincisi ise, rakip süper güç ABD ile eşleşerek küresel hakimiyeti aramaktı. “Fakat ne devrimci bir ideolojiye âşık olmak, ne de dünya üstünlüğüne duyulan özlem, Rus tarihinde pek köklü hususlar değil”. O nedenle, Sovyet dönemi sona erdi.

Durum

Rusya gibi büyük hedefleri olan bir ülke için ve ülkenin jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle statü her zaman ülke için son derece önemli olmuştur. Rusya’nın statüsünün kilit ve kesinlikle vazgeçilmez unsuru “bağımsızlık” olmuştur.

Modern Rus devleti, Moğol istilasının travmasını atlatması ve Çarlık boyunduruğundan kurtulma mücadelesinin ardından ortaya çıkmıştı. Ruslar, 1812 ve 1941–1945 Rus kendi topraklarında verdikleri savaşlarda, Avrupalı ​​istilacılara karşı büyük direniş göstermişlerdi. Bu direniş, Napolyon ve Hitler’in yenilgisine neden olmuş ve Rus kuvvetlerini Paris ve Berlin’e kadar getirmişti..

“Ulusal bağımsızlık, egemen bir dış politika” anlamına gelir. Rusya, Fransa, Almanya ve İngiltere de dahil olmak üzere dünyanın en güçlü güçlerine karşı ayakta durma konusunda uzun bir geçmişe sahip bir ülke haline geldi.

Moskova’nın ABD ile şu anki çatışması, Rusya’nın ulusal çıkarları ve dünyanın nasıl örgütlenmesi gerektiği konusundaki görüşleri ile ABD’nin mevcut küresel liderliğinin yarattığı hırsları, ABD’nin dünya düzeninin ilke ve kurallarının nasıl olması konusundaki çatışmaya dayanıyor.

Temel olarak, Rusya, diğer büyük dünya güçleri ile eşit bir statü aramakta. Bu, doğal olarak on beşinci yüzyılın yöneticisi olan Kutsal Roma İmparatoru'ndan “kendisini kral yapma teklifini reddeden” ve “bunun yerine kendisini Bizans imparatorlarına varis ilan eden” bir ülkenin davranış biçimi.

Rusya, güvenliğini korumak için hiçbir zaman yabancılara güven duymaz ve savaştığı birçok savaşta müttefikleriyle olan ilişkileri en azından bir “egemen eşitliğe” dayanır.

Rusya'nın Birleşmiş Milletler sisteminde en fazla değer verdiği şey ise BM Güvenlik Konseyi'nin “kalıcı vetoyu” elinde tutan bir üyesi konumunda olması. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi var. Bunların beşi hiç değişmiyor. O ülkeler Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa, Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık ve ABD. İki yıllık süre için Genel kurul tarafından seçilen şimdiki geçici üyeler ise şunlar: Belçika, Fildişi Sahili, Dominik Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Almanya, Endonezya, Kuveyt, Peru, Polonya, Güney Afrika.

Sınırlar ve Komşular

Neredeyse hiçbir zaman merkezi Rusya’dan ayrılmayan çekirdek bölge, etnik Ruslar ve çoğunlukla Türk, Finno-Ugric ve Moğol halkları yani Tatarlar, Başkurtlar, Yakutlar, Buryatlar ve daha birçok küçük gruplardan oluşuyor.

Rusya Federasyonu'nun mevcut sınırları, Kaliningrad, Kırım, Kuzey Kafkasya ve Uzak Doğu gibi bazı önemli istisnalar dışında, Ukrayna'nın kuruluşundan önce 1650'de mevcut olan Moskova Çarlığı sınırları ile hemen hemen aynı. Bu ana bölge, Rusya’yı hem Batı Avrupa’ya hem de Müslüman komşu medeniyetlere bağlayan, ya da birbirine bağlayan tampon bölgelerle çevrili. Çin, Rusya’nın doğrudan sınır aldığı tek büyük devlet…

Sovyetler Birliği Rusya, Ukrayna ve Belarus (Beyaz Rusya) tarafından 1991 yılında feshedildiğinde, Moskova, Sovyet dönemindeki eski, şimdilerin bağımsız devletlerinin sınırlarının, Sovyet dönemindeki idari sınırları olduğunu resmen kabul etti. O dönemde ülkenin nüfusu 147 milyondu. Sonuçta, 25 milyon etnik Rus, Rusya’nın yeni uluslararası sınırları dışında kaldı. Buna, SSCB Cumhurbaşkanlarından olan Nikita Kruşçev'in 1954'te SSCB’den Ukrayna cumhuriyetine devrettiği bir yarımada olan Kırım nüfusunun büyük kısmını oluşturan yaklaşık 2 milyon Rus da dahildi.

Devletin 1991 yılındaki çöküşünün en önemli sonucu, eski Rus devletinin çekirdeğinin bölünmesi ve bağımsız Ukrayna ve Belarus devletlerinin ortaya çıkmasıydı.

Rusya’nın, Ukrayna’dan ayrılık süreci de çok sıkıntılı oldu. Temel olarak Rusya, 1991’de Ukrayna’nın egemenliğini hemen tanımıştı. Ukrayna ise NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne ülkenin hemen entegrasyonunu isteyen bir hükümete sahipti. Ukrayna hükümeti Rus dilinin kullanımını sınırlamak isterken ve aktif olarak Rus Ortodoks Kilisesi’nin “ulusallaştırılmasını” da teşvik etmek istedi. Ukrayna’da, 2014’deki devrimin bir sonucu olarak, bu tür değişiklikleri isteyen bir rejimin iktidara gelmesi, Rusya’nın Kırım Yarımadası’nı ele geçirmesine ve Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesindeki ayrılıkçıları maddi olarak desteklemesine neden oldu. Ukrayna krizi, Rusya ile ABD arasında yeni bir tartışmaya yol açtı  ve Rusya’nın Avrupa Birliğinden iyice uzaklaşmasına sebep oldu.

Ukrayna krizi üç küçük Baltık ülkesinde Estonya, Letonya ve Litvanya’da bir Rusya korkusu yarattı. Stalin’in 1940’da ilhak ettiği ve Sovyet Cumhuriyetlerine dönüşen bu eski illerin, daha Sovyetler Birliği dağılmadan üç ay kadar önce, Sovyetler Birliği’nden ayrılmalarına izin verildi. Sovyet dönemi sınırları, Moskova tarafından imzalanan anlaşmalarda doğrulandı. SSCB'nin sona ermesinden bu yana Estonya ve Letonya'nın Rusya ile olan ilişkilerindeki gerginlik yaratan husus, bu cumhuriyetlere bağımsızlık verildiğinde vatandaşlık haklarını otomatik olarak alamayan yerel etnik Rus topluluklarının statüsü olmuştu.

Baltık devletleri ve Polonya’nın muhtemel bir Rus istilasına ilişkin korkuları, mevcut gerçeklerden ziyade geçmişteki tecrübelerini yansıtmakta. “Baltık Devletlerine karşı Rus saldırısı” iddiası ise NATO içinde ülkeleri birleştirici bir unsur haline geldi, ortak manevralar düzenlenmeye başladı. Bu cumhuriyetlere güç aktarımı başladı.

Etnik ve kültürel olarak Rusya'ya en yakın olan ve 1999'dan beri onunla bir “birlik devleti” oluşturan Belarus (Beyaz Rusya), yavaş yavaş Moskova karşısında daha bağımsız bir duruşa doğru ilerlemekte. Belarus yöneticileri ve seçkinlerin çoğu, ülkelerini esasen Avrupalı ​​ve Avrupa Birliği ile Rusya arasında bir çeşit aracı olarak görüyorlar. Belarus yöneticileri, ayrıca, şu anda Rusya karşıtı olan Ukrayna ile dostane ilişkileri sürdürüyor. Rusya ile ABD ile NATO arasında kalan Belarus çok zor durumda. Ukrayna'daki çekişmeden birkaç yıl önce eski SSCB Cumhuriyetlerinden olan Gürcistan, Rusya ile askeri çatışmalara girdi. Sonuçta Gürcistan’ın iki özerk ve etnik açıdan farklı ili, Abhazya ve Güney Osetya, Gürcistan'dan ayrıldı. Tiflis’in NATO’ya katılma isteği ve ABD’nin de Gürcistan’ın bu niyetine destek vermesi, Abhaz ve Osetya ayrılıkçılarını destekleyen Moskova’daki gerilimi artırdı. 2008'de, Gürcistan cumhurbaşkanının Tiflis’in Güney Osetya’daki ülke egemenliğini zorla geri getirme girişimi, Rusya’nın galibiyeti sonlanan kısa bir savaş başlattı. Bu, Rusya’nın eski bir Sovyet komşusuna karşı ilk savaşıydı.  Takip eden on yılda, Gürcistan’ın Batı’ya entegrasyonu politikalarına devam edilerek  Rusya’yla siyasi ilişkilerin dondurulmasına devam edildi. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen iki ülke arasındaki ticaret ve insani ilişkiler yeniden gelişmeye devam ediyor.

Gürcistan gibi Moldova da, Sovyet sonrası ayrılıkçılıktan kendi payını almış bir ülke. 1992'den bu yana Rusya, bölgede barışı sağlamak için Moldova’da küçük bir askeri birliğe sahipti. Peşpeşe gelen Moldova hükümetleri, Avrupa Birliği ile entegrasyona yönelik bir politika izledi ve Rus kuvvetlerinin çekilmesini talep etmişlerdir. Bu arada, Moldova’daki kamuoyu görüşü, Avrupa’ya ve Rusya’ya eğilimli olanlar arasında eşit bir şekilde bölünmüş halde.

 

 

Rusya’nın en uzun sınırı, Rusya’nın en eski eski Sovyet üyesi Kazakistan ile ve 7000 km uzunluğunda. Sınır, Rusya-Çin sınırının iki katı uzunluğunda ve aynı zamanda dünyanın da en uzun sınırı. Kazakistan, Avrasya Ekonomik Birliği’nde (EEU) Rusya’nın ortağı ve Toplu Güvenlik Antlaşması Örgütü’nde (CSTO) güvenlik müttefiki. İki ülke arasındaki ilişki, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana daima istikrarlı oldu. Ancak Moğolistan’ın genel olarak Rus sınırında olan şehirlerinde önemli bir etnik Rus nüfusunun olması ve Putin’in “1991’den önce kendi devlet tarihi olmayan Kazakistan” diyerek yaptığı bir açıklama Kazak liderliği endişelendirmeye başladı. Ancak Moskova ve Astana (şimdiki Nursultan) arasındaki ilişkiler, o zamandan beri genel olarak sakin ve iş birliğine dayanıyor. Ülkenin büyük çoğunluğu Müslüman, fakat Moğolistan son derece laik. Moğolistan, radikal İslam'ın daha etkili olduğu Orta Asya'daki eski Sovyet cumhuriyetlerinden korunan Rusya Federasyonu için bir tampon görevi görmekte. 

Bununla birlikte, Moskova’nın önce Bağımsız Devletler Topluluğu’nda (CIS), sonra Toplu Güvenlik Antlaşması Örgütü (CSTO) ve şimdi de Avrasya Ekonomik Birliği (EEU) gibi kuruluşlar vasıtasıyla eski SSCB Cumhuriyetlerini bir araya getirme çabalarının başarısı kısıtlı oldu. CSTO temelde bir siyasi-askeri ittifak değil, güvenlik işbirliği anlaşması; EEU ise temel olarak bir gümrük birliğidir.

Putin’in 2011’de ilan ettiği ve eski SSCB ülkelerinin çoğunu birleştiren tam teşekküllü bir Avrasya Birliği olması beklenen bir siyasi-ekonomik-askeri bir pakt oluşturma planının başarısız olduğu ortaya çıktı. Putin’in gelecekte benzer bir girişimde bulunması da ihtimal dahilinde değil. SSCB’nin eski sınır bölgeleri ülkeleri Rusya’dan uzaklaşmaya devam ederken, Rusya da milliyetçiliğin de kendine has bir versiyonunu yeni yeni keşfediyor.     

Rus Ulus’u

Türk-Müslüman Kazan Hanlığının fethedildiği ve Rusya’ on altıncı yüzyılın ortalarından itibaren eklendiğinden bu yana, Ruslar, o yıllardan sonra emperyal bir topluluk olarak gelişti. Rus toplumunda var olan farklılıklar çoğunlukla etnik köken, hatta dini farklar üzerine değildi. Farklılıklar daha çok sınıf ve statü üzerine idi.

Yerel elitler, imparatorluk seçkin sınıfının önemli bir parçası olmuştu. Alt sınıflar ise Rus alt sınıfına katılmıştı, ancak hepsi de Çarın gözünde eşitti.  Bu genel politikanın önemli istisnaları vardı. Mesela imparatorluk içinde Yahudiler kendi şehirlerinde oturmakla sınırlandırıldı. Müslümanlar büyük ölçüde askerlikten muaf tutuldu. Finliler ise kendi anayasalarına ve etkili bir iç yönetime sahipti. Polonyalılar da başlangıçta benzer ayrıcalıklara sahiplerdi, ancak Rus karşıtı ayaklanmalarından dolayı ceza verildiler ve ayrıcalıkları geri alındı. Stalin'in döneminde, Çeçenler ve Kırım Tatarları dahil olmak üzere birçok etnik grup II. Dünya Savaşı sırasında bazı üyelerinin ülkeye sadakatsizliklerinden dolayı sürgüne gönderildiler.

Rusya devletinin (SSCB) doğası etnik Rus unsurunu öne çıkarmıyordu. 1920'lerde ve 1930'larda Sovyetler Birliği başlangıçta, özellikle sınırlardaki bölgelerde olan cumhuriyetlerde etnik dillere ve kültürlere öncelik veren bir politika uyguladı. Bu yaklaşım, anti-emperyalist arayışlar içinde olan Sovyet ideolojisinde, Rus mirasını yeni komünist ideolojiyi tehdit edici bir tehlike olarak görüyordu.

Lenin ve sonrasında Stalin (kendileri etnik bir Gürcü idi) Rus milliyetçiliğine ciddi bir şüpheyle baktı. SSCB’nin merkeziyetçiliğine ve potansiyel olarak komünist sisteme zarar vereceğini düşündüğü Rus cumhuriyetçi komünist parti örgütüne izin vermedi (Ukrayna'dan Özbekistan'a kadar diğerleri, bu tür organizasyonlara sahipti). Ama Rus elitlerinin diğer SSCB ülkeleri ile ilişkilerden ve bulundukları yerden memnun olmamaları SSCB’nin dağılması ile sonuçlandı.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana ise, etnik Ruslar ülke nüfusunun %80’ini teşkil ediyor, bu da onlara bir güvenlik hissi veriyor. Batı Avrupa’daki Müslüman toplulukların aksine, Rusya’nın Müslüman nüfusu yerli.  Eskiden Kazan, Astrahan, batı Sibirya ve Kırım birer Müslüman hanlığı idi. Şimdilerde ise Rusya devleti tarafından aşamalı olarak ülkeye eklendiler. Bu ülkelerin sakinleri topluma entegre oldu, ancak tamamen de Ruslaştırılmadılar. Dinlerini, dillerini, geleneklerini ve hayat tarzlarını korudular. Etnik vatanlarını koruyan Müslümanlar eski topraklarında kaldılar ama, yeni gelen etnik Rus yerleşimciler ile yan yana yaşamak zorunda da kaldılar.

Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki on dokuzuncu yüzyıl fetihleri emperyalist yönetim tarzını genişletmiş. Ancak düzinelerce küçük Kafkas grubun ülkenin geri kalanına entegrasyonu zor olmuş. 1990'lardaki Çeçen savaşlarından sonra ve 2000'li yıllarda, çoğu etnik Rus bölgeden ayrılmış ve yerli halkı neredeyse rahat bırakmışlar. Tabii ki nihai kontrol Rusya Federasyonu’na ait olmakla birlikte, bu bölgeler, Rusya içindeki cumhuriyetlerin statüsüne sahipler.

Rus hukuku İslam’ı, Ortodoks Hristiyanlığı, Budizm ve Yahudiliğin yanı sıra, ülkenin yerli dinleri arasında sayar ve bu inanışlara sahip olanların hak ve imtiyazlarını garanti ediyor. Müslüman çoğunluklu olan cumhuriyetlerde Müslümanlar dini bayramlarını kutluyor, Rus Müslümanları Mekke'ye hac ziyaretine gidiyor.  İslami teolojinin gelişimi ve dini öğretim Rusya’da resmen destekleniyor. Bunun sebebi de Orta Doğu'daki öğrenme ve eğitim merkezlerine bağlı olunmasının istenmemesi. Rusya'nın İslam İş Birliği teşkilatına bir gözlemci olarak katıldığını da yazımıza ekleyelim. Üstelik Rusya’nın Afganistan’da, Tacikistan’da, Çeçenistan’da ve şimdi Suriye’de yaptığı savaşlar ülkenin Müslümanlarını bir Moskova karşıtlığına dönüştürmemiş. Yine de Çeçenistan’ın yeniden yapılandırması sonrasında, İslamcı radikalizm ve terörizm meselesi Rusya’da ortadan kalkmamış.

Rusya’nın Suriye’ye 2015 yılında askeri müdahalesinin sebeplerinden birisi de İslami Devlet terör örgütü idi. Binlerce Rus Müslümanı, bu nedenlerden biri olan İslam Devleti denilen terör örgütüne o yıllarda katılmıştı.

 

Rusya vatandaşı olmayan Müslümanlar, Rusya’ya göçmen işçi olarak geliyor. Bunlar çoğunlukla Tacikler, Özbekler, Kırgızlar ve biraz da Azeriler. Bu göçmen işçiler, BDT ülkelerinin vatandaşları olarak vizeden yararlanıp ve Rusya'ya ücretsiz giriş yapabiliyorlar. Bununla birlikte, göçmen işçilerin çoğu, yasal olarak izin verilenden daha uzun sürelerde ülkede kalıyor ve yasadışı olarak kabul ediliyorlar. Bu işçiler, büyük ölçüde vasıfsız işçi olarak değişik işlerde çalışıyorlar. Bu durum da doğaldır ki mevcut işçilerle aralarında gerginlik yaratıyor. Birçok etnik Rus ve diğer Rus uyruklular; kültürleri farklı olan, ilkel bir Rusça konuşan bu insanların akınından ve bazen teröristlerin yardımcısı olduğunu düşündükleri bu tip kişilerden korkuyorlar. Öte yandan, göçmenler ise sürekli olarak sınır dışı edilmekten korkuyor. Bu kişiler, çoğu zaman işverenleri tarafından kötü muamele gördüklerini, kaçak şartlarda yaşadıklarını, pratikte haklarının olmadığını söylüyor.

Şimdiye kadar Rusya, göçmen sorunu ile ilgili büyük iç rahatsızlıklardan kaçınmayı başardı. Yerlerinde kalmak isteyen göçmenler bir entegrasyon arayışı içinde. Genellikle birçok etnik gruptan oluşan Rus toplumunda da bu göçmenler hoş karşılanıyor.

Geleceğe Bakış

SSCB'nin sona ermesinden bugüne kadar geçen otuz yıllık sürede, Rusya, sadece etnik ve dini açıdan değil, aynı zamanda jeopolitik olarak da gerçek Rusya’ya dönüşmüş durumda. Ülke artık hiçbir imparatorluğa sahip değil, üstelik bu kimliği korumak veya geri kazanmak ta istemiyor. Rusya, artık “Avrupa'nın bir parçası” olmak ta istemiyor ve kabul etmiyor; Avrupalılar da öyle. Avrupa Rusya’nın batı komşusu, ama ülkenin örnek aldığı bir modeli değil. Rusya, siyasi izolasyonu veya ekonomik yetersizliği de kabul etmiyor. Yani, dünyadaki yerini ve rolünü yeniden tanımlıyor.

Rusya ne tam bir batılı ülke, ne de tam bir doğu ülkesi. Ülke daha çok kuzeyli. Rusya, İber Yarımadası'ndan Chukotka'ya kadar uzanan Büyük Avrasya’nın kuzeyinde yer alıyor.  Norveç ve Kuzey Kore ile sınırlarını paylaşıyor. Batı’da Avrupa’nın yanı sıra güneydoğuda Çin ile sınırdaş. Güney’deki Müslüman dünyayla bir ara yüzü var. En kuzeyde de Kuzey Kutup kıyılarının en uzun bölümü kendisine ait. Nispeten dar Bering boğazlarının hemen karşısında Amerika Birleşik Devletleri var. Ülke, Japonya ile de denizden komşu. Rusya Federasyonu’nu Karadeniz, Türkiye’ye ve Hazar denizi de İran’a bağlıyor.  Hindistan da çok uzakta değil.

Rusya bu konuma sahip olduğu için, Rusya’yı yönetenler, 360 derecelik bir yönetim vizyonu geliştirmekle yükümlüler. Daha önceki yıllarda, Rusya’nın yüzü Avrupa ve Amerika’ya dönük, sırtı ise Asya’ya bakarken; şimdilerde ise kendisinin döner bir sandalyede oturduğunu düşünüp, 60.000 km sınır ve kıyı şeridi boyunca ortaya çıkan fırsat ve zorlukları ele alması gerekiyor.

Moskova’nın Orta Doğu’da uyguladığı politikalar, Rusya’nın gelişmekte olan yirmi birinci yüzyıl dış politikası modeli için uygun bir pota haline gelebilir. Orta Doğu’da, Moskova'nın resmi ve kalıcı müttefiki yok. Rusya, ancak belirli bir alanda, belirli bir süre için, ülkelerin çıkarları ortaksa o ülke veya ülkelerle birlikte çalışmaya hazır. Müttefiklerin hiçbirisi - Şam, Ankara, Tahran, Hizbullah — Rusya Federasyonu’nun yüzde yüz taahhüdünü almamış durumdalar.  Tüm ilişkiler, Rusya’nın ilgi alanına dayalı. Bunun dışındaki rakiplerin çoğu için de, İslam Devleti ve El Kaide dışında, benzer bir tutum var.

Son dönemde Suudi Arabistan ve Katar, Suriye savaşının karşılıklı taraflarındaydı. Ancak bu durum Rusya'nın Riyad ve Doha ile ilişkileri geliştirmesini ve derinleştirmesini engellemedi. Rusya için Ankara önceleri bir ortaktı; daha sonra bir Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından da bir rakip yerine konuldu. Sonuçta Ankara’nın açıklamalarından sonra, Moskova için eskisinden daha da yakın bir ortak oldu.

Rusya’nın birbirlerini yeminli düşmanlar olarak gören aktörlerle etkili ve aynı anda başa çıkabilme becerisi çok çarpıcı. Örneğin İsrail ve İran; İran ve Suudi Arabistan; Suudi Arabistan ve Katar; Türkiye ve Kürtler; Hizbullah ve İsrail ilişkilerine girmekte çok başarılı. Bu kabiliyet Moskova’ya Japonya ve Çin; Çin ve Hindistan; Hindistan ve Pakistan ilişkilerini yönetmekte çok faydalı olacak gibi görünüyor.

Muhtemelen Moskova’nın dış politikasının en önemli görevi, uzun vadede başarılı bir şekilde Pekin ile giderek asimetrik hale gelen bir ilişkiyi yönetmesi olacak. Gelecek yazılarda bu ilişkiye göz atacağız.

Buna karşılık, Rusya’nın dış politikasının batı boyutu temelde gergin kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Amerika Birleşik Devletleri ile hibrit savaş mücadelesinin sürmesi ve yoğunlaşması muhtemel. Önümüzdeki yıllarda, ABD-Rusya gündemindeki asıl madde doğrudan iki güç arasındaki çatışmayı önlemek olacak. İki gücün de birbirine karşı olan tarafları tutması da, Ukrayna ve Suriye’de artan bir oranda iki tarafa da zorluklar çıkaracak.

Rusya’nın Ukrayna ile olan sıkıntısının yıllarca sürmesi muhtemel. Rusya ile Avrupa arasında bir ara ülke olarak Belarus’un konumlanması ise Moskova’nın dış politikasında çözülmesi gereken bir unsur olarak kalacak. Bu iş, hiçte kolay olmayacak; çünkü neredeyse Rusya’nın Norveç’ten Ukrayna’ya kadar uzanan tüm batı sınırı, NATO ve Rusya arasında olası bir askeri çatışma çizgisi olarak kalacak.

Referanslar

1-Trenin, Dmitri: ‘Russia’s Changing Identity: In Search of a Role in the 21t Century’, 18.07.2019, Carnegie Moscow Center

                                     

 

 

Yorumlar (0)

Yazılan yorumların sorumluluğu yorumu yazan okura aittir. Yazılan yorumlardan websitemiz sorumlu değildir.


Henüz yorum yapılmadı!