Savunmada referans noktası

Türkiye’nin, Güney Kore ile Mukayesesi!

 

 

Elma ile Armut’un Kıyaslanması Gibi!

Haluk BULUCU

21.10.2019

Yıllardır şu mukayeseyi dinleriz: ‘1960 yıllarında benzer şartlarla yola çıkmışız. Ancak Türkiye geride kalmış, onlar ise almış başını gitmiş’!. Bu söylemi, toplumun her kesiminden, yıllardır duyuyoruz. Bizlere göre tamamen yanlış olan bu iddiaya neden karşı çıktığımızı, ülkemize haksızlık etmememiz gerektiğini aşağıda kısaca anlatmaya gayret ettik. Umarız, kendimizi sürekli eleştirme içgüdülerimizi biraz olsun yavaşlatırız.

Güney Kore! İç-dış mücadeleleriyle bizim NATO’ya girmemizin de yolunu açan dost ülke. Türk kamuoyunda sürekli ve artan oranlarda ülkemizin Güney Kore ile mukayesesi yapılıyor. Her analizin sonunda Türkiye suçlanıp olumsuz uygulamalar ile geride kalmakla suçlanıyor. Bu yazı iki ülkenin değişik taraflarını incelemeyi ve neyi ne ile kıyasladığımızı göstermek için yazıldı.

Güney Kore, Kısaca

Güney Kore! Kore yarımadası 1950’lerde güney ve kuzey diye ikiye bölünürken, Türkiye’nin Batı ülkeleri tarafında görünmek kaygısıyla savaşa asker gönderdiği ve uğruna çok şehit verdiği bir ülke. Her ailemizde, Güney Kore’yi  ‘komünistlere karşı verilen savaşta’ kaybettiğimiz birer şehit vardır.

Güney Kore bir doğu Asya ülkesi. Nüfusu 51 milyon. İkinci Dünya savaşının sonunda Sovyetler Birliği ve ABD, yarımadanın kontrolunu ikiye böldüler. Güney’de kalan devlete Kore Cumhuriyeti veya Güney Kore denildi. Seul’de ülkenin baş şehri seçildi.

Güney Kore ve Türkiye’nin Coğrafyaları

Güney Kore

Asya kıtasının doğu ucunda, Kore yarımadasının güneyinde yer alıyor. Doğu Denizi (Japon Denizi) ve Sarı Deniz’le çevrili. Doğu’da tam karşısında Japonya, onun ardında da ABD var. Güney Kore, Doğu Asya topraklarında var olan tek ABD ve diğer Batı ülkeleri yanlısı bir dost ülke.

Türkiye

Doğu Akdeniz’de, Asya ile Avrupa kıtalarının birleştiği konumda yer alıyor. Kuzeyinde Karadeniz, batısında Ege Denizi ve güneyinde Akdeniz var. Deniz sınırları 8000 km, kara sınırları ise 3000 km. Batıda Yunanistan ve Bulgaristan, doğusunda Gürcistan, Ermenistan, Nahcivan (Azerbaycan), İran, güneyinde ise Irak ve Suriye yer alıyor. Denizden komşuları ise Rusya, Ukrayna, Romanya, Lübnan, İsrail ve Kuzey Kıbrıs.

Ülke, bir dönemde çok geniş topraklara sahip olan Osmanlı İmparatorluğunun bir kısmını kaplıyor. Okyanuslara çıkışı iki noktadan: Birincisi batıda 1.5 km genişliğindeki Cebelitarık boğazı, diğeri ise Mısır kontrolunda olan Süveyş kanalı. Cebelitarık boğazındaki trafiği pratik olarak İngilizler kontrol altında tutuyor.

İki Ülkenin Tarihteki Yolculukları

Güney Kore’nin Kısa Tarihi

Milattan sonra 668 yıllarında Kore yarımadasında birbiri ile rekabet eden krallıklar birleşti. Bin yılı aşkın süre ile ülkeyi yönetenler ülkenin kültürel ve politik bağımsızlığını sağladı. Bu krallıkların sonuncusu Choson hanedanı idi (1392-1910).

Bu arada Japonların 16. yüzyılın sonunda ve Mançu hanedanının 17. yüzyıl başlarındaki saldırılarını görüyoruz. Bu saldırılar, ülkenin dış dünya ile 250 yıl boyunca ilişki kurmamasına yol açtı. Bu süre içinde çok az Koreli ülke dışına çıktı.

Bu politika 1800’lü yıllarda değişmeye başladı. İngiltere. Fransa ve ABD, Kore’nin diplomatik ve ticaret ilişkilerini kurmaya gayret ettiler. Ancak çok başarılı olamadılar.

20. yüzyıl başlarında Japonya, Çin ve Rusya, Kore yarımadasında kontrolü ele geçirmek istedi. Japonya bu mücadeleden galip çıktı, Rus-Japon Savaşından sonra yarımadayı 1905’te kendisine bir koloni olarak bağladı.

35 yıllık Japon hegemonyası altında Kore, bir endüstriyel ülke haline geldi. Ancak Japonlar Kore dilini tamamen yok etmek ve kültürel olarak da Korelileri Japon kültürünü benimsetme yolunu seçti.

İkinci Dünya savaşında Koreli erkekler, Japonya ordusunda ABD ve müttefikleri ile savaşmaya zorlandı. Binlerce Koreli kadın Japon askerlerinin cinsel isteklerini tatmin etmek üzere ‘comfort women’ denilen bir role soyunduruldu.

Japonya’nın 1945’teki yenilgisinden sonra yarımada, Sovyetler Birliği ve ABD arasında bölüşüldü. 1948 Ağustos’unda Güney Kore kuruldu. Ülkenin başına da anti-komünist Syngman Rhee geldi. Kuzeyde ise Sovyetler Kore Halk Cumhuriyetini (Kuzey Kore) kurup, başına da Kim Il Sung’u getirdiler.

Başkan Syngman Rhee ve Gen. Mac Arthur    

Başkan Syngman Rhee ve Gen. Mac Arthur   

Kuzey Kore Başkanı Kim Il Sung

Kuzey Kore Başkanı Kim Il Sung

1950 yılında Güney Kore bir bağımsızlık deklarasyonu yayınladı. Bunun üzerine Kuzey Kore, arkasına Çin ve Sovyetlerin desteğini de alarak, Güney Kore’yi işgale başladı. Amaçları tüm yarımada’da kontrolü ele geçirmekti.

1950-53 içinde bizim de olduğumuz BM güçleri Güney Kore tarafında yer alarak 3 yıl boyunca Kuzeylilere karşı savaştı. Toplam kayıpların 2 milyon kişi olduğu söylenmekte.

Bu savaşlarda farklı tarafların menfaatlerinin neler olduğunu tahmin edebiliriz. ABD açısından Güney Kore, ABD’nin Asya kıtasındaki bir bacağı konumunda. Diğer bacak ise ABD ile 2. Dünya savaşında mağlup olan Japonya’dır. ABD, bu iki ülke ile sıkı bağlar içindedir.

Türklerin Kısa Tarihi

Türklerin tarihi bundan 4000 yıl kadar önce başlıyor. Türklerin ilk yaşam yeri Orta Asya ve milattan 2000 yıl önce orada yaşamışlar. Daha sonraları bazı Türk boyları Orta Asya’yı bırakmış ve Asya ve Avrupa’da çok geniş bir alanda, birbirinden bağımsız birçok devlet ve imparatorluk kurmuşlar. Kurdukları imparatorluklar arasında Büyük Hun İmparatorluğu da vardı ( MÖ 3. yüzyılda).

Türklerin kurdukları bazı devletler şunlar: Göktürk imparatorluğu (552- 740), Uygur imparatorluğu (741- 840), Avar imparatorluğu (MS 6.-9. yüzyıllar), Hazar imparatorluğu (MS 5.-10. yüzyıllar), Büyük Selçuklu Devleti (1040- 1157) ve daha birçok devlet.

Türkler Anadolu’da

Türkler at üstünde hareket eden, sürekli hareket halinde bir ırk. Bulundukları mekândan daima daha iyisini arayan bir topluluk. Böyle olunca Türklerin bir 

kolu Batı’ya hareketlenmiş ve Anadolu’ya gelmiş. Akınlar ve göçlerle o zamanlar Doğu Roma (Bizans) topraklarına göçer olarak yerleşmiş.

Bizanslılar’a karşı 1071 yılında kazanılan Malazgirt savaşı ile Türklere Anadolu kapıları açıldı.  Bu tarihten sonra, çok kısa süre içinde Türkler, tüm Anadolu’yu ele geçirdi. Anadolu Selçukluları devleti 1080-1308 yılları arasında hüküm sürdü. Anadolu’da kurulan bu ilk Türk devleti olan Anadolu Selçuklularının merkezi Konya şehri idi.
 

Osmanlılar (1299-1923)

Anadolu Selçukluları 1243’te başlayan Mogol istilası ile süratle zayıflayıp ortadan kalktı. Anadolu Selçuklularının zayıflaması ve sonunda ortadan kalkışından sonra Anadolu’da birçok beylik kuruldu. Bunlardan birisi de Osmanlı beyliği idi. Osmanlı beyliği, çok geniş bir alanı 623 yıl boyunca kontrol eden bir imparatorluğa dönüştü.

 

 

Osmanlılar, İstanbul’u 1453’te fethetti. Sultan 2. Mehmet devrinde (1451-1481) Bizans imparatorluğu yıkıldı. Böylece Orta Çağ’ın bitişi ve Yeni Çağ’ın başlangıcı sağlanmış oldu. Osmanlılar 16. yüzyılın sonuna kadar bir Genişleme Dönemine girdiler.

Yüzölçümlerinin doruğunda Osmanlıların sınırları bugünkü Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk ve Romanya’yı kapsıyordu.  Doğu Akdeniz’deki adalar, Orta Doğu denen bölgedeki hemen tüm ülkeleri kapsıyordu. İmparatorluğun sınırları Kuzey’de Kırım’dan, güneyde Yemen ve Sudan’a, İran’dan Hazar Denizine, Viyana’ya kadar uzanıyordu. 16 .yüzyıldan başlayarak Osmanlı İmparatorluğu tedricen gücünü kaybetmeye başladı.

Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’da başlayan Rönesans hareketine ve bunun getirdiği yeni gelişmelere uyum sağlayamadı. Böylece, güç dengesi Avrupa Devletleri lehine kaydı. On dokuzuncu yüzyılda başlayan milliyetçi hareketler, Avrupa güçleri ve Rusya tarafından desteklenen Balkan uluslarının kendi kaderlerini belirleme hareketleri ve isyanları Osmanlı İmparatorluğu'nu yavaş yavaş çöküş noktasına getirdi.

 

Birinci Dünya Savaşı (1915-1918)

İmparatorluğun zayıflaması I. Dünya Savaşı'na kadar devam etti. Osmanlı İmparatorluğu, 1914'te müttefik güçlerin tarafında Birinci Dünya Savaşı'na girdi ve 1918'de savaştan yenik ayrıldı. 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu ateşkes'in hükümleri uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu toprakları İngiltere, Fransa, Rusya ve Yunanistan tarafından işgal edildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun asıl sonu bu oldu.

Ulusal direniş ve kurtuluş hareketi, bu işgale karşı Türkiye'nin özerklik ve milli bağımsızlık arayışı için Anadolu’yu harekete geçiren bir askeri komutanı olan Mustafa Kemal’in öncülüğünde bir tepki olarak ortaya çıktı. Mustafa Kemal, Anadolu'daki tek tük ve dağınık direniş gruplarını birleştirdi ve onları yapılandırılmış bir ordu olarak düzenledi. Mustafa Kemal'in öncülüğünde, direniş güçleri birleşti ve Türkler ulusal kurtuluşları için savaşacak güce eriştiler.

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı, yaşamını tamamlamış bir İmparatorluğun yıkıntılarından yeni bir devlet yaratma çabasıydı. Savaş dört yıl (1919-1922) sürdü ve bu dört yılda gönüllülerden oluşan küçük bir ordu ile mücadele edildi ve o zamanın önde gelen güçlerine karşı bir savaş kazanıldı. Daha sonraları kendisine Türklerin Atası anlamında Atatürk denilecek Gazi Mustafa Kemal’in zaferi sadece askeri değil, aynı zamanda diplomatikti. Türk askerinin bu zaferi 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla diplomatik bir başarı olarak kayıtlara geçti. İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya ve diğerleri ile imzalanan bu antlaşma, bir Türk Devletinin kuruluşunu ve uluslararası sınırlarını tanıyarak tam bağımsızlığını garanti ediyordu.

Türkiye Cumhuriyeti

Cumhuriyet 29 Ekim 1923'te ilan edildi. Yüzyıllar boyunca ilk kez Türk halkı kendi kendini yönetiyordu. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başkanlığına seçildi. Mustafa Kemal Atatürk, 1938'deki ölümüne kadar, 15 yıl boyunca cumhurbaşkanı olarak siyasal, sosyal, yasal, ekonomik ve kültürel alanlarda başka bir ülkede neredeyse benzersiz olan geniş bir reform yelpazesi başlattı.

 
 
 
 
Yönetim Tarzı (Güney Kore)

Güney Kore Başkanı Park Chung-hee

Bir cumhuriyet olmakla birlikte Güney Kore vatandaşları çoklukla kısıtlı bir politik serbestiyet gördü. 1961’de bir askeri darbe neticesinde General Park Chung-hee Başkan oldu.

Güçlü Park yönetiminde 1961 ile 1979 arasında Güney Kore hızlı bir sanayileşmeye şahit oldu. Kuzey Kore’nin kişisel gelirinden 17 kat daha zenginleşti.

Güney Kore Başkanının gücüne ve çalışkanlığına örnek olarak Gyeongbu otoyolunu gösterebiliriz. Bütçede bu proje için tek kuruş olmamasına ve ülke o 

dönemde çok fakir olmasına rağmen bu iş planlanandan bir yıl önce bitirildi. O dönemde ülkede para olmamakla birlikte, yolu inşa edecek teknoloji ve know-how’da mevcut değildi. Gyeongbu otoyolu ‘bu iş yapılacak’ ruhu ile yapılan bir eserdir. Başkan, Batı Almanya’yı 1964’te gezerken gördüğü otobana hayran olmuş, ülkesinde de benzeri bir yapıyı yapacağına halkına söz vermişti. Otoyol önemli iki şehiri, Pusan ile Seul’ü birleştirecekti.

Bir otoyol? O dönemde birçok kişinin kaşlarını kaldırmasına sebep olabilecek bir şeydi. Güney Kore muhalefetindekiler şunu dedi: 142 dolarlık kişi başına geliri olan bir ülke neden bu işlere kalkışır? Baştaki kişi, yani Park bunlara kulak asmadı ve işi zamanından önce bitirdi. 7 Temmuz 1970’de 428 km uzunluğundaki Gyeongbu otoyolu hizmete alındı.

Bu otoyolun bu kadar imkânsızlığa rağmen vaktinden önce bitirilmesi Güney Koreliler arasında ‘biz yaparız’ ruhunun yerleşmesini sağladı.O dönemde Güney Kore’de askeri ataşe olarak bulunan bir ağabeyimiz bu konuyu gizli bir kıskançlık ve hayranlıkla anlatırdı.

Otoyolun tamamlanması ile ülkenin bir ucundan diğerine bir günde gidilebildi. Bu yolun devreye alınması ile birlikte Güney Kore’de kişisel araba devri de başladı.

Askeri İdareden Demokrasiye Geçiş

Park 1979'da bir suikasta kurban gitti ve başka bir general olan Chun Doo-hwan, ülkeyi sıkı bir askeri yönetim altına sokarak iktidara geldi. Demokratik yönetimi yeniden kurmak için öğrenciler ve diğerleri tarafından yapılan silahlı bir ayaklanma, birçok sivilin kendi orduları tarafından öldürülmesiyle sonuçlandı.

Savaş yasası 1981'de kaldırıldı ve Chun (dolaylı olarak) Beşinci Cumhuriyeti kuran yeni bir anayasayla başkan seçildi.

1987 yılına gelindiğinde, hükümetten duyulan hoşnutsuzluk ve uluslararası baskıyı arttırması Chun'u, yeni bir anayasaya varmadan önce cumhurbaşkanının ilk kez doğrudan seçilmesine izin veren revize edilmiş anayasa çalışmaları için harekete geçirdi.

1987’de ülkenin ilk serbest cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan eski bir ordu generali olan Roh Tae-woo, siyasi sistemi daha da liberalleştirdi ve hükümet içindeki yolsuzlukla mücadele etti. 1980’lerde Güney Kore’nin, ekonomisini giderek yüksek teknoloji ve bilgisayar endüstrilerine yönelttiği; Sovyetler Birliği ve Çin’le ilişkilerini geliştirdiği görüldü. 

Askeri yönetimden demokrasiye geçişi sürdüren Güney Kore, 1993 yılında 30 yıldan fazla bir süredir ilk sivil başkanı olan Kim Young-sam'ı seçti.

 

1980’lerde Güney Kore’nin, ekonomisini giderek yüksek teknoloji ve bilgisayar endüstrilerine yönelttiği; Sovyetler Birliği ve Çin’le ilişkilerini geliştirdiği görüldü. Askeri yönetimden demokrasiye geçişi sürdüren Güney Kore, 1993 yılında 30 yıldan fazla bir süredir ilk sivil başkanı olan Kim Young-sam'ı seçti.

 

 

 

Kim Young-sam' ın varisi olarak 1998'de göreve başlayan Kim Dae-jung, 2000 yılında Güney Kore'de demokrasiye katkılarından dolayı ülkesine Nobel Barış Ödülü'nü kazandırdı. Aynı yıl, Kim Dae-jung ve kuzeyli meslektaşı Kim Jong Il, Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'da tarihi bir zirve düzenledi. İlişkiler göreceli olarak parlak bir devir yaşamasına rağmen, kısa bir süre sonra Kuzey’in nükleer silah geliştirmeye devam etmesi nedeniyle iki ülke arasında işler kötüye gitti. Kuzey Kore geçici lideri olan Kim Jong-un'un 2011'deki iktidardaki yükselişi ve rejiminin tekrarlanan nükleer füze testleri sorunları daha da artırdı.     

 

                                   

 

Bu arada, Güney Kore 2013 yılında ilk kadın lideri olan Park Geun-hye 'yi (Park Chung-hee 'nin kızı) seçti. Ancak Başkan, 2016 yılının sonlarında, yolsuzluk, rüşvet ve nüfuz ticareti içeren bir skandala karıştı ve Ulusal Meclis Park Geun-hye’yi görevden aldı. 

 

 

 

Görevden alınma kararının Mart 2017'de onaylanmasından sonra, merkez sol aday Moon Jae-in, krizi diplomatik yollarla Kuzey Kore ile çözme sözü vererek özel başkanlık seçimini oy çokluğuyla kazandı.

 

Yönetim Tarzı (Türkiye Cumhuriyeti)

Osmanlı imparatorluğunun  dağılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti 1950’lere kadar tek adamlı bir rejimle yönetildi. Bu dönemde Atatürk öncülüğünde ilk Büyük Millet Meclisi, parlamenter demokrasi, insan hakları, ulusal egemenlik ve güçler ayrılığı, özel mülkiyet ve laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılığı ilkelerine dayanan yeni bir siyasi ve yasal sistem oluşturdu. Yeni, laik bir eğitim sistemi kuruldu, Arap alfabesi Latin alfabesine dönüştürüldü ve yeni medeni ve ceza kanunu Avrupa modellerinden uyarlandı. Türk kadınları, kadın hakları konusunda Türkiye’yi birçok Batı ülkesinin önünde tutan, oy kullanma hakkı ve kamu görevine seçilme gibi yasalar uyarınca eşit haklar aldı. Ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluşan bir milleti, batı medeniyeti ve evrensel değerleriyle eşit konuma getirmek için, o gün hatta bugün için bile, yapılan eşsiz bir devrim oldu.

Daha sonra iktidara gelen İsmet İnönü tek adamlık rejimine 1950’ye kadar devam etti. O yılda iktidara gelen Demokrat Parti ile çok partili demokrasiye adım atıldı. Türkiye’nin ABD’ye yakınlığı, NATO’ya girişi ve Kore’ye asker göndermesi bu dönem içinde olmuştur. 1960 yılında Türk demokrasisi ilk yarasını aldı ve ihtilal oldu. Askerler yönetime el koydu.

Güney Kore’de Din

Güney Kore ‘de herhangi bir dinin içinde yer almadığını söyleyenlerin oranı %56. Ülkede dini faaliyetler içinde yer aldığını söyleyen %44’lük kesimin ise %19’u protestan, %15’i Budist ve % 7 kadarı Katolik. Geriye kalan çok küçük bir kitlede diğer dinlere inanıyor. Ülkede hızlı bir Hristiyanlaşma olduğunu söylemek mümkün. Ülke içinde hristiyanların misyonerlik faaliyetleri yoğun. Ülke’deki dini faaliyetler konusunda çok şey söylemek mümkün. Ancak bu konu, makalemizin sınırlarına girmiyor.

Türkiye Cumhuriyetinde Din

Türkiye, anayasasına göre seküler, yani laik bir ülke. Kısacası inancınız ne olursa olsun, din ve devlet işlerini birbirinden ayrılmak zorunda. Türkiye’nin nüfusu 82 milyon kişi. Nüfusun yüzde 99’unun Müslüman olduğu resmi ağızlardan ifade ediliyor. Müslüman nüfusun çoğunluğu Sünni Hanefi mezhebine bağlı. Müslümanlar içinde ise 10 ila 20 milyonunun Alevi olduğu söyleniyor. Bazı Aleviler ve Sünniler, Alevilerin Müslüman olmadığını da iddia ediyor. Müslümanlar içinde yaklaşık 500 bin kişi de Şii Caferi mezhebine bağlı. Türkiye’de yaşayan Yahudi sayısı 20 bin veya daha az. Hıristiyanlara gelince; Ermeni Ortodoks mezhebine bağlı yaklaşık 65 bin kişi yaşıyor Türkiye’de. 15 bin Suriyeli Ortodoks Hıristiyan, Süryani var. 

Türkiye’de Yunan Ortodoks sayısı herhalde yüz yıl öncesinde çok fazlaydı. Ancak mübadeleler neticesinde bugün bu sayı çok azalmış. Yunan Ortodoks Hıristiyan sayısı bugün 3 binden biraz  fazla. Irak’tan kaçan 3 bin Kaldean Hıristiyan da Türkiye’de sürdürüyor yaşamını. Hıristiyanlar içinde sayıları belli olmayan oranlarda küçük Bulgar, Nesturi, Gürcü, Roma Katolik ve Maruniler de var. Protestan sayısı ise raporda 3 bin olarak belirtilmiş. Ancak bunlar, mezheplerine göre ayrılmamış. Türkiye’de üç büyük dinden olmayan dini gruplar da var. 10 bin Bahai, 3 bin 300 Yehova Şahidi ve  5 bin Yezidi’nin varlığından söz ediliyor.

Sonuç olarak ülkenin çoğunluğu Müslüman dinine inandığını beyan ediyor.
Sonuç

Yazının başlığında basınımızda ve diğer iç mecralarda iki ülkenin sıkça mukayese edilmesinin Türkiye’ye haksızlık olduğunu ifade etmiştik. İddiamız şuna dayalı idi: İki dost ülkenin şartları çok farklıdır. Kısaca bunları özetleyelim:

Bugün Güney Kore, Japonya ve Çin'in hemen arkasında güçlü bir ekonomiye sahip ve Doğu Asya'nın en zengin ülkelerinden biri.

İki ülke de bu yüzyılda emperyal olmuş bir ülkenin, ABD’nin, çıkarlarına uygun olarak hareket etmesi beklenen uluslardır. Ama ülkelerden birisinde yani Güney Kore’de güçlü, kudretli, diktator yetkileri ile donanmış kişiler iktidara 1950’lerden sonra gelebilirken ve hiç ses çıkarılmazken; Türkiye soğuk savaşın ortasında kalmış ve “komünizm” korkusu aşılanmıştır. O yıllarda çoklu partili sistemiyle iyiden iyiye tanışan Türkiye, bu sisteme geçişi sancılı yaşamış, sürekli ilerleyişi engellerle karşılaşmıştır. Demokrasi, yani halkın iradesine geçiş sürecinde Türkiye çok şey öğrenmekte ve olgunlaşmaktadır. Ancak bu sancılı ve yavaş olmaktadır.

İki ülkenin coğrafyaları da farklıdır. Hani demişler ya “coğrafya kaderdir” diye, doğruymuş. Güney Kore’nin, uzaklarda da olsa karşısında ABD vardır. Deniz ticaret yolları açıktır ve Büyük Okyanus’a açılımı vardır. Ve o ülke Asya kıtasının doğusunda ABD’nin ihtiyacı olan konumda olan tek ülkedir. ABD ve Güney Kore birbirine şiddetle ihtiyaç duyan konumdadırlar.

Türkiye’ye gelince bir imparatorluk kültürü içinde yoğrulmuş halkı ve dostu/düşmanı çok bir geçmişi ve bugünü vardır. Doğu Akdeniz’de bir köprü gibi coğrafya’ya sahip olan Türkiye’nin batısında, bir yandan Türkiye’ye dost görünen, öte yandan Müslüman coğrafyadan korkan, hatta nefret eden bir AB; kuzeyinde “sıcak denizlere” Türkiye üzerinden inmek isteyen Ortodoks bir Rusya; doğusunda kadim bir düşman olan Ermenistan; bizlerle yüzyıllardır sulh içinde olan, ama halkları kültürleri hem yakın hem de uzak olan İran, güneyinde paramparça edilmiş bir Irak ve aslında dost saymamız bir ülke olan Suriye vardır. Komşu olmamakla birlikte ABD tarafından korunan/kollanan birde   İsrail vardır. Güney Kıbrıs, Türkiye için başlı başına bir problem kaynağıdır. Bu coğrafya’ya dünyamızda kaç ülke sahiptir?.

Atılan ekonomik adımlarda ülkemizin hiç mi hatası yoktur? Tabii ki vardır. Ancak, ölmekte iken dirilen ve tekrar büyüyen ve ışık saçan bir ulustan bahsediyoruz, Türkiye’den.

Güney Kore’de yeni gelecekte ABD ile Çin arasında sıkışmışlığı yaşayacak. ABD’nin yakın müttefiki olan Güney Kore, yükselmekte olan Çin ile de ilişkilerini geliştirmek istiyor. Aynı durumda Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda da olsa gerek. ABD’nin zoruyla imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması  (FTA) Güney Kore sanayiini gelecekte zorlayacak.

Bu yazıyı okurken, iki dost ülkenin mukayesesini kendi bakış açımızdan yansıttık. Asıl amacım başka. “Hiç dostumuz yok”, “bize bizden başka ülkeden hayır yok” gibi cümleler boş… Her ülke kendini yaşıyor. Kendi menfaatlerini koruyor, kolluyor. Bizler çok kritik bir coğrafyada her daim, her anlamda güçlü olması gereken büyük bir milletiz. Hedefimiz kaliteli iyi eğitilmiş bir nesil; politikadan uzak, ülkesini seven, yarınından korkmayan bir bürokrasi; ahlaki değerleri en öncelikli değer sayan bir kültür, ülkesini çok seven mutlu bir Türk halkı yaratmak olmalı. Ordumuz, emniyet güçlerimiz çok güçlü bir yapıya sahip olmalı.

İkide bir ağlama politikalarına gerek yok.

 
 
 
 

Yorumlar (0)

Yazılan yorumların sorumluluğu yorumu yazan okura aittir. Yazılan yorumlardan websitemiz sorumlu değildir.


Henüz yorum yapılmadı!